# Fotoğrafın İki Yolu

Author: Ethem Onur Parlar

Editorial Role: Original Article

Published: 2019-01-07

Publisher: SanalSergi

Language: tr

Content Type: Editorial Article

Translation: no

Canonical: https://www.sanalsergi.com/fotografin-iki-yolu/

Cite: Ethem Onur Parlar, "Fotoğrafın İki Yolu", SanalSergi, 2019-01-07, https://www.sanalsergi.com/fotografin-iki-yolu/

Summary: Eugene Delacroix’in 1830 yılında ikinci Fransız Devrimi’ni anlatmak için yaptığı “Halka Yol Gösteren Özgürlük” isimli bu tablo Fransız resim sanatının başyapıtlarından biri olarak görülüyor.

Categories: Fotoğraf Makaleleri

Featured Image: https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2019/01/Fotoğrafın-İki-Yolu-kapak.jpg

---

**Eugene Delacroix**’in 1830 yılında ikinci Fransız Devrimi’ni anlatmak için  yaptığı “Halka Yol Gösteren Özgürlük” isimli bu tablo Fransız resim  sanatının başyapıtlarından biri olarak görülüyor.

![](https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2019/01/Kapak-Fotoğrafın-İki-Yolu.jpg)

Fransa’daki **Louvre Müzesi**’ne gittiğinizde bunun gibi yüzlerce tabloyla  karşılaşıyorsunuz. Savaş, dehşet, çıplaklık, kan, hastalıklar,  katliamlar.. Müzede sakince resimleri inceleyip geçen insanları  izlediğimde bir şeyi fark ettim. Konu fotoğraf olunca verdiğimiz  tepkiyle, resim sanatına verdiğimiz tepki bambaşka. Neredeyse herkes,  elinde kesili baş tutan bir adamın resmini gördüğünde bir iğrenme  belirtisi göstermeden sıradaki sanat eserine geçebiliyordu. Konu  hayatının baharında ölen gencecik insanlar değil, sadece resimdi. Peki  ya fotoğraf?

![](https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2019/01/Fotoğrafın-İki-Yolu-1.jpg)

1857 yılında **Rejlander**’in çektiği **Two Ways of Life** (Hayatın İki Yolu) ve  1858 yılında Henry Peach Robinson’un çektiği Fading Away (Solup Gidiş)  isimli iki fotoğraf var. Her ikisi de üst üste baskı tekniğiyle  oluşturulmuş (fotomontaj) ve 19.yüzyıl İngiltere’sinde çok konuşulmuş,  sergilendiği çevrede çok tartışılmış fotoğraflar. Neden tepki çekmişler  dersiniz? Ölüm ve çıplaklık ögeleri içermeleri sebebiyle. Şimdi tekrar  paralara bile basılmış Halka Yol Gösteren Özgürlük tablosuna bakıyor,  söz konusu fotoğrafa dönüyoruz. Robinson’un Solup Gidiş isimli  fotoğrafında insanları dehşete düşüren ne vardı da onu herhangi bir  tablo olarak göremediler, burayı dikkatli incelemekte fayda var.

![](https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2019/01/3.Fotoğrafın-İki-Yolu.jpg)

Biliyoruz ki 1800lü yılların kanayan yaralarından biri verem  hastalığıymış. Bu yüzden hem dünyada hem ülkemizde verem hastalığı ve  veremli hastanın çektiği acılar üzerine sayısız eser var. İşte Robinson  da bu fotoğrafta verem hastası bir kızın son anlarını betimlemek  istemiş. Fotoğrafta veremden ölmek üzere olan bir genç kız ve başucunda  kaygılı yüzleriyle onun ölümünü izleyen akrabaları kurgusu var. Fotoğraf  beş ayrı negatifin üst üste uygulandığı bir fotomontaj, yani  fotoğraftakiler bir araya gelmemişler, bu sadece bir çoklu baskı  tekniği. Cidden o dönem şartlarını göz önüne aldığınızda sanatçının  muhteşem bir iş çıkardığını söylemek mümkün. Fakat sorun şu ki romantizm  ve natüralizmin etkisi altında olan Viktorya dönemi sanat eserleri  düşünüldüğünde realizm akımı çoğu çevrelerce kanıksanmamış. Fotoğraf  yalan söyler mi, sorunsalıyla doğan kurgu fotoğrafı karşıtları durumu  etik bulmadıkları gerekçesiyle fotoğrafı eleştirmişler. Bazı  sanatseverler ölmek üzere olan veremli bir kızın fotoğrafa malzeme  edilmesini yanlış bulmuşlar, bazılarıysa fotoğrafta hasta rolü yapan bir  kızı izliyor olmayı. Başta bu realite-kurgu ikilemi kulağa gülünç  geliyor değil mi? Fakat konu resim değil de fotoğraf olunca nedense bu  durum insanlara dokunmuş. Yani veremli bir kızın resmi, kişide hayali  bir karşılık bulurken; aynı kişi veremli bir kızın fotoğrafını görmeyi  istemiyor. Kısacası insanoğlu alışılageldiği üzere hep manipüle edilen  taraf olmayı seçiyor, yüzleşmek tabiatımıza uygun değil.

![](https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2019/01/2.Fotoğrafın-İki-Yolu.jpg)

Diğer fotoğraf olan **Rejlander**’in “**Hayatın İki Yolu**” fotoğrafıysa  çıplaklık içerdiği gerekçesiyle tepki çekmiş. Söylememe gerek yok  sanırım şimdi tekrar Halka Yol Gösteren Özgürlük tablosuna bakıyor,  sonra bu fotoğrafa dönüyoruz. Gerçek olan bir şey var ki o da günümüzde  dahi nü bir tabloya bakmakla nü bir fotoğrafa bakmanın kişide farklı  tepkiler doğurduğu. Sanıyorum 19. yüzyıl ahlaki yapısı da bu noktada  utanan güruh olmayı seçmiş. 19.yüzyılın nesi varmış, diyeceksiniz. O dönemde fotoğrafta iki akım var: Pikyortalizm (resimselcilik) ve natüralizm (gerçekçilik). Zaten isimlerinden de anlaşılacağı üzere  pikyortalistler için fotoğrafı resim sanatı gibi betimleyenler  diyebilir, günümüz kurgu fotoğrafçılarına benzetebiliriz.  Natüralistlerse gerçeğin fotoğrafını çekenler. Tahmin edeceğiniz üzere  belki ressam olsalar övgü alacak olan pikyortalistler bir türlü  şimşekleri üzerlerine çekmemeyi başaramamışlar. İş sinemaya geldiğinde  durumlar nereye gelmiş onu da başka bir gün konuşuruz.

![](https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2019/01/4.Fotoğrafın-İki-Yolu.jpg)

Rejlander’in “Hayatın İki Yolu” isimli fotoğrafından çok seneler sonra Bath Spa Üniversitesi’nden Don Ponting 2009 yılında söz konusu fotoğrafa  en çok benzeyen fotoğraf çalışması yarışmasında üstteki fotoğrafla  kazanan oldu. Aradan geçen yıllara rağmen yine de Rejlander kadar cesur  davrandığı söylenemez.

Gitmeden Roland Barthes’in Camera Lucida – Fotoğraf Üzerine Düşünceler  isimli kitabından aklıma kazınan bir yer geldi hatırıma; “**Fotoğrafın neyin artık olmadığını söylemesi gerekmez; o yalnız ve kesin olarak neyin olmuş olduğunu söyler.**Her  şeye bu ayrım karar verir. Bir fotoğrafın karşısında duran bilincimiz,  belleğin nostaljik yolunu değil, bu dünyadaki her bir fotoğraf için,  kesinliğin yolunu izler: Fotoğrafın özü temsil ettiği nesneyi  onaylamasıdır.” Barthes, her fotoğraf orada bulunmanın bir  sertifikasıdır, diyerek aklımda fotoğrafa biçtiğim kalıbı yırtıvermişti.  Benim için fotoğraf artık gerçekte olmayanı çağrıştırıyordu nedense ama  gördüm ki durum aslında nereden baktığına göre değişiyor. Hemen  ardından başka bir kitapta Brecht’in **“Fotoğraf realitenin yansıması değil, yansımanın realitesidir.”**cümlesinin altını çizerken bulmuştum kendimi ve suya atılan son taşla beraber halkalar büyüdü, büyüdü..

Sıkıldınız mı resimden, sembollerden, hayal içinde hayalden? O zaman bu  topraklarda yetişip veremden ölmüş bir şairin kan isimli realite kokan  şiiriyle bitirelim bugünü. M.Tayyip Uslu’nun hikayesini bilirsiniz siz de. Dirisine pek sahip çıkamamışız, ölüsünün fotoğrafını çekebilseydik kim bilir ne yakışıklı çıkardı?

*“Önce öksürüverdim/ Öksürüverdim hafiften,*

*Derken ağzımdan kan geldi/ Bir ikindi üstü durup dururken*

*Meseleyi o saat anladım/ Anladım ama iş işten geçmiş ola*

*Şöyle bir etrafıma baktım,/ Baktım ki yaşamak güzeldi hala*

*Mesela gökyüzü,/ Maviydi alabildiğince*

*İnsanlar dalıp gitmişti/ Kendi alemine.”*

***Kan – Muzaffer Tayyip Uslu***
