Sanal Sergi

Fotoğraflarda Neden Gülümsüyoruz? Portre Geleneğinin Değişen Yüzü

Fotoğraflarda neden gülümsüyoruz? Fotoğraf çektirirken neden otomatik olarak gülümsüyoruz? Bu kişisel deneme, uzun pozlama sürelerinin ciddi ifadeler yarattığı erken dönem portrelerden günümüzün yapay ve tekrarlanan gülümsemelerine uzanıyor; fotoğrafın gerçekten duygularımızı mı yoksa sosyal beklentileri mi kaydettiğini tartışıyor.

Fotoğraflarda Neden Gülümsüyoruz? Portre Geleneğinin Değişen Yüzü
Fotoğraflarda Neden Gülümsüyoruz? Portre Geleneğinin Değişen Yüzü
Koyu kıvırcık saçlı gülümseyen bir kadın, düz yeşil arka plan önünde parlak pembe bir kazak giyiyor.
Fotoğraf lisansı: Depositphotos.com.

Fotoğraflarda neden gülümsüyoruz? Biri objektifi yüzümüze çevirdiğinde neden neredeyse otomatik olarak geniş bir gülümseme takınıyoruz? Fotoğraf çektirirken gülümsememiz gerektiğine dair bu toplumsal beklentiye hepimiz aşinayız. “Cheese deyin!” ifadesi bile zamanla fotoğraf çekme ritüelinin ayrılmaz bir parçasına dönüştü. Oysa kendiliğinden ortaya çıkan bir gülümsemeyle kamera için üretilen yapay bir ifade aynı şeyi anlatmıyor.

Fotoğraf çektirirken gülümsememiz gerektiğine dair toplumsal beklentiye hepimiz aşinayız. Biri objektifi yüzümüze çevirdiğinde bizden geniş, dişlerin göründüğü bir gülümseme beklenir. Bunu yapmazsanız fotoğrafçı hemen o klasik “cheese deyin!” hatırlatmasını yapar. Yıllar önce bunun yalnızca yüzeysel değil, aynı zamanda biraz saçma bir alışkanlık olduğunu düşünmeye başladım. Elbette fotoğrafta kendiliğinden yakalanmış bir gülümseme çok şey anlatabilir ve son derece güzel olabilir. Ancak sırf fotoğraf çekiliyor diye üretilen yapay bir gülümseme için aynı şeyi söylemek zor. Nedenini anlatayım.

En baştan başlayalım ve insanların neden gülümsediğini konuşalım. Bebeklerin ebeveynleriyle iletişim kurabilmesi biyolojik bir gereklilik. Başlangıçta bebekler refleks olarak gülümser; ilk iki ay boyunca yüzleri tanımaya çalışırlar. İki aydan sonra ise karşısındaki kişiyle iletişim kurmak için bilinçli bir yüz ifadesi oluşturabilirler. Bebekler, gezegendeki en savunmasız canlılar arasında. Ebeveynlerle hızlı biçimde bağ kurmak bir tercih değil, hayatta kalmak için zorunluluk. Davranış bilimciler, gülümseme refleksinin doğuştan geldiğini söylüyor. Bebekler çevrelerindeki insanların onları koruması, beslemesi ve ihtiyaçlarını karşılaması için gülümser. Gülümsemek, iletişimin en basit ve en erken biçimlerinden biridir.

Fotoğraf: Sina Weibo

Yetişkin olduğumuzda da karşımızdaki kişinin ruh halini ve duygusal durumunu anlamak için aynı yüz ipuçlarını kullanırız. Ancak yetişkinler gülümsemeyi çok daha karmaşık bir davranışa dönüştürür. Vermek istedikleri görsel mesaja göre farklı türlerde gülümsemeler, sırıtışlar ve mimikler üretebilirler. Bebeklerden farklı olarak gerektiğinde “sahte” gülümsemeler de gösterebiliriz. Bana göre bu yapay gülümsemeler, kameraların oluşturduğu tarihsel kayıtların samimiyetini bozuyor. Yıllar boyunca stüdyomda portresini çektiğim kişilerle gülümsememek üzerine birçok kez konuştum.

Fotoğraf: Helga Annenkova

Robin Williams, kuşağımızın en komik ve en sevilen komedyenlerinden biriydi. Hayatının son gününde biri ona kamera doğrultsaydı ne yapardı? Büyük olasılıkla alışkanlıkla gülümserdi; sonuçta kariyeri boyunca milyonlarca insanı güldüren biriydi. Peki hayatına son verdiği gün yüzünde belirecek yapay bir gülümseme, o anki gerçek duygularını yansıtır mıydı? Elbette hayır. Kendi sözleriyle, “Yaralı bir ruhu saklamak için güzel ve sahte bir gülümseme yeter.”

Fotoğraf: Martin Schoeller, 2002

Fotoğraflarda Neden Gülümsüyoruz?

Peki insanlar fotoğraf çektirirken ne zaman gülümsemeye başladı? 1800’lerde resmî portrelerde gülümsemeye pek rastlanmazdı. Herkesin kamerası yoktu ve fotoğraf çektirmek için bir uzmana gitmek gerekiyordu. Resmî bir portre için poz vermek ciddi bir işti; herkes bu fırsata sahip değildi ya da bu lüksü karşılayamıyordu.

1851’de Frederick Scott Archer tarafından geliştirilen ıslak plaka kolodyon yöntemiyle çalışan biri olarak sebebin oldukça basit olduğunu söyleyebilirim: pozlama süreleri. Fotoğrafın ilk yıllarında pozlama süreleri 30 saniyeden 5 dakikaya, bazen daha da uzun sürelere çıkabiliyordu. 1830’ların sonlarında loş ışıklı bir ortamda dagerreyotip portre çektirmenin 30 dakikaya kadar sürebildiği belgelenmiş durumda. Hiç kimse bu kadar uzun süre doğal bir gülümsemeyi koruyamaz; ya görüntü tuhaflaşır ya da hareket nedeniyle bulanıklaşır. Benim stüdyomda doğal ışıkla ortalama pozlama süresi yaklaşık 10 saniye. Bir cep telefonunda ise tipik enstantane yaklaşık 1/60 saniye. Modern dijital fotoğraf, yaklaşık 175 yıl önceki fotoğraf yöntemlerinden yüzlerce kat daha hızlı.

Mona Lisa, Leonardo da Vinci, yaklaşık 1503-1506, Musée du Louvre

Kompozisyonlarda gülümsemenin izlerini aramak için erken dönem resimlere ve sanat tarihine de bakabiliriz. Dünyanın dört bir yanındaki müzelerde dişlerin göründüğü doğal gülümsemelere çok nadiren rastlanır.

Eternal3D Blog, “Sanatçılar, eserlerinin dönemin kültürel idealleriyle uyumlu olması için katı kurallara bağlıydı. Gülümsemek bu geleneklerde nadiren yer alıyordu; çünkü sanatın ciddiyetine uygun görülmüyordu,” diye yazıyor.

Elbette Mona Lisa’da o meşhur hafif tebessüm var, ancak bugün “gülümseme” dediğimiz ifadeden oldukça uzak. Kamusal alanda geniş bir gülümseme çoğu zaman alt sınıflarla, sarhoşlukla ya da aptallıkla ilişkilendiriliyordu. Bu toplumsal algı, fotoğrafın ilk dönemlerinde gülümsemelerin portrelerden uzak kalmasında da etkili oldu.

Peki bu durum ne zaman değişti? Yanıt, 20. yüzyılın başlarına uzanıyor.

Bunun iki temel nedeni var. İlki yine pozlama süreleri; ancak bu kez hızlı filmlerin geliştirilmesiyle süreler dramatik biçimde kısaldı. İnsanlar artık çok daha hızlı fotoğraf çekebiliyor ve gülümsemeler kolaylıkla yakalanabiliyordu.

İkinci neden ise kişisel fotoğraf makinelerinin yaygınlaşmasıydı. Kodak’ın yaklaşık 1 dolara satılan “Brownie” kamerası, sıradan insanların kendi fotoğraflarını çekebilmesini sağladı. Fotoğraf resmî portre stüdyolarının sınırlarının dışına çıktıkça portre çektirmenin maliyeti de hızla düştü. Her şey daha rahat ve gündelik hale geldi; fotoğraflarımız da bunu takip etti.

1950’lerin dergi reklamları, okuyucuyu çekebilmek için pozitiflik ve mutluluk görüntüsü vermek istiyordu. İkinci Dünya Savaşı sona ermişti ve toplum daha aydınlık, daha iyimser bir döneme girmiş görünüyordu. Büyük bir yük kalkmıştı ve geniş, dişlerin göründüğü yapay gülümseme küresel bir görsel klişeye dönüşmeye başladı.

Şimdi bugüne ve dijital kameranın icadına gelelim. Günümüzde fotoğraf çekmenin maliyeti neredeyse sıfıra indi. Birkaç saniye içinde hiçbir ek maliyet olmadan 50 fotoğraf çekebilirsiniz. Bu durum çevremizdeki hemen her şeyi fotoğraflamamıza olanak sağladı. Fotoğrafı çeken kişinin artık kaybedecek pek bir şeyi yok. Bugün, fotoğrafın ilk 150 yılında çekilenden daha fazla görüntü ürettiğimiz düşünülüyor. Yalnızca akıllı telefonlarımızla bugün yaklaşık 5,3 milyar dijital fotoğraf çekeceğiz. Kameralar giderek daha gelişmiş hale gelirken kullanımları da kolaylaştı. Özellikle akıllı telefonlar fotoğraf çekmeyi neredeyse sürtünmesiz bir eyleme dönüştürdü. Objektifi doğrult, yakınlaştır, kırp, kaydır, ekrana dokun ve an ölümsüzleşsin. Teknik bilgi, hazırlık ya da belirgin bir niyet gerekmiyor.

Bu görsel bolluk, yapay zekânın ortaya çıkmasıyla daha da hızlandı. Artık görsel üretmek için bir kameraya sahip olmanız, hatta ışık kullanmanız bile gerekmiyor. Bilgisayara bir komut yazmanız yeterli ve üretilebilecek görüntülerin sınırı neredeyse yok. Gerçek ile kurgu arasındaki çizgi öylesine bulanıklaştı ki tarihsel gerçeklik hayal ürünü görüntülerden oluşan bir denizde kaybolma riski taşıyor. Ve evet, bu eğilim devam ediyor; yapay zekâ karakterleri bile bize gülümsüyor.

Bilinmeyen bir yapay zekâ algoritmasıyla oluşturulmuş, gerçekte var olmayan gülümseyen bir kadın görüntüsü.

Peki fotoğraflarda neden gülümsüyoruz sorusundan nasıl bir sonuç çıkarmalıyız? Belki de asıl mesele gülümsemenin kendisi değil, kamerayı gördüğümüzde gerçek duygumuzdan bağımsız olarak aynı ifadeyi üretmeye şartlanmış olmamız.

Peki tüm bunlardan nasıl bir sonuç çıkarmalıyız? Bu yazıyı okuduktan sonra kamera karşısında gülümseme alışkanlığımız üzerine biraz daha düşünmemizi umuyorum. Fotoğraf çekilirken sürekli aynı numarayı yapan bir grup maymun değiliz. Bir dahaki sefere biri yüzünüze kamera doğrulttuğunda derin bir nefes alın, objektife bilinçli biçimde bakın ve yüzünüzde o anda zaten bulunan ifadeyi koruyun. Bunun iç dünyanızdaki duygularla çok daha uyumlu olacağından eminim. Belki de sonuçta, o anda gerçekten kim olduğunuzu ve nasıl hissettiğinizi gösteren daha samimi bir portre elde edersiniz. Elbette ben, herkesin kendisine ait anlamlı portrelere sahip olmasını isteyen umutsuz bir romantiğim. Çok mu şey istiyorum?

Mark Twain’in şu sözünü bu konuya oldukça uygun buluyorum:

“Bir fotoğraf son derece önemli bir belgedir ve gelecek kuşaklara aktarılabilecek en talihsiz şeylerden biri, sonsuza dek sabitlenmiş aptalca ve anlamsız bir gülümsemedir.”

Mark Twain, A. F. Bradley tarafından New York’ta çekildi, 1907.

Yazar hakkında: Shane Balkowitsch, ıslak plaka kolodyon fotoğrafçısıdır. Frederick Scott Archer’ın 1851’de dünyaya tanıttığı bu tarihî yöntemi on yılı aşkın süredir uyguluyor. Dijital fotoğraf makinesi kullanmıyor; yalnızca analog fotoğrafçılıkla çalışıyor. Smithsonian, Library of Congress, Oxford Üniversitesi Pitt Rivers Museum ve Birleşik Krallık’taki Royal Photographic Society dahil dünya çapında 117 müzede orijinal plakaları bulunuyor. Bismarck State College’da fotoğraf profesörü olarak ıslak plaka kolodyon fotoğrafçılığı üzerine özel bir ders veriyor. Yapay zekânın riskleri konusunda da aktif biçimde görüş bildiriyor ve üniversite öğrencilerine “A.I. Pitfalls and Dangers for Humanity” başlıklı bir konferans sunuyor. Instagram: @balkowitsch, Facebook: @balkowitsch


Mobil sürümden çık