# Murat Germen ile Gerçeküstücü fotoğraf estetiği üzerine bir konuşma

Author: Ethem Onur Parlar

Editorial Role: Original Article

Published: 2019-03-13

Updated: 2022-10-21

Publisher: SanalSergi

Language: tr

Content Type: Editorial Article

Translation: no

Canonical: https://www.sanalsergi.com/murat-germen-ile-gercekustucu-fotograf-estetigi-uzerine-bir-konusma/

Cite: Ethem Onur Parlar, "Murat Germen ile Gerçeküstücü fotoğraf estetiği üzerine bir konuşma", SanalSergi, 2019-03-13, https://www.sanalsergi.com/murat-germen-ile-gercekustucu-fotograf-estetigi-uzerine-bir-konusma/

Summary: Necmi Sönmez ve Murat Germen'in Sanat Dünyamız dergisinin 141. sayısı olan "Sürrealizm’den kalan izler"'de yayınlanan röportaj.

Categories: Röportajlar

Tags: murat germen, necati sönmez

Featured Image: https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2019/03/necati-sonmez-murat-germen-header-.webp

---

**Necmi Sönmez** ve **Murat Germen**'in [**Sanat Dünyamız**](https://kitap.ykykultur.com.tr/dergiler/sanat-dunyamiz) dergisinin 141. sayısı olan "Sürrealizm’den kalan izler"'de yayınlanan röportaj.

**Necmi Sönmez: Gerçeküstücülük ve Fotoğraf Estetiği hakkındaki bu  yazılı söyleşiye, kişisel bir soru ile başlamak istiyorum.  Gerçeküstücülük Akımı ile tanışman nasıl oldu?**

[**Murat Germen**](https://www.sanalsergi.com/?s=Murat+Germen): Gençliğimden beri, görsel tasvir ve olgusal / kurgusal  bilgi aktarımı söz konusu olduğunda hep “farklı”nın, marjinalin peşinde  oldum; bana daha zengin bir hayat sundukları için… Algı organlarım  olağanın dışındaki görsellik, metinsel yapılar ve seslere her zaman daha  açık oldu; onları her zaman daha çabuk gördüm ve daha çabuk yakınlık  hissettim.

Bu yüzden gerçeküstücülük ile tanışmam çok gecikmedi; bu  tanışıklığı ise lise yıllarımda sırasıyla Maurits Cornelius Escher, René  Magritte, Salvador Dalí, Joan Miró gibi çok tipik isimler üzerinden  edindim; onların eserlerinin sürrealizm altında toplandığını bilmeden,  hatta sürrealizm diye bir sanat akımı olduğundan haberdar olmadan. Bu  tür bilmeden kurulan ilişkiler ve daha sonra bu ilişkilerin  eklemlendiğini görmek, bir başlık altında bilinçli bir araştırma yapıp  öğrenmekten daha heyecan verici, samimi oluyor…

**N.S.: Gerçeküstücülük ana dili Fransızca olan bir akım,  Saint-Joseph’te okuduğun için böyle bir yakınlık kurmuş olmadan söz  açılabilir mi? Ya da başka türlü sormak gerekirse, ilk kez Sürrealizm  hakkında köklü bilgiye nerede rasladığını hatırlayabiliyor musun?**

M.G.:Sanırım lise sonrası, üniversitenin ilk yıllarında sürrealizm
kafamda tanım olarak netleşti. Sanat veya benzeri yaratı alanlarıyla,
uzak ya da yakın, mesleki bir bağ kurulduğunda, kavramlara ve tanımlara
daha ciddiyetli bir şekilde odaklanılıyor.

**N.S.: Gerçeküstücülük ve fotoğraf kavramları yan yana gelince akla  gelen ilk isimlerden biri de Man Ray oluyor, onun bir tür “eş zamanlı  yaratıcılık” modelinin ilk örneklerinden biri olduğunu düşünüyorum. Hem  Paris’te hayatını kazanmak için fotoğraf çekiyor, hem de resim, desen  gibi farklı çalışmalara da giriyor. Öte yandan kişisel olarak çok  etkileyici bulduğum Wols’ta var Gerçeküstücü akıma çok yakın duran  yaratıcılardan biri. O da hem fotoğraf çekiyor, hem de resim yapıyor.  Eğer bir tür “Gerçeküstücü Fotoğraf Estetiği” gibi kavramdan söz etmemiz  gerekirse, herhalde bu iki sanatçıdan başlamak doğru olur diye  düşünüyorum.**

M.G.: Bu soruya fotoğrafın “reel” ile ilişkisi üzerinden başlamak
lazım sanıyorum. Fotoğrafın icadı ile resmin üzerindeki, “aslına sadık
betimleme” olarak tanımlayabileceğimiz ağır yük kalktı. Bunu takiben bu
yük fotoğrafın üzerine kaldı, ve fotoğrafın mevcudu aktarımdaki optik
temsil gücüne istinaden şahadet aracı olarak kullanılması devreye girdi.
 Fotoğraf resmi özgürleştirdi, resim non-figüratif / soyut / gerçeküstü
alana girme fırsatı buldu. Fotoğraf uzunca bir süre “gerçeğin kanıtı”
olarak anıldı, görüldü; bu yüzden de gerçeğin üstüne geçmeye yeltenemedi
 belki de.

Zamanımızda o kadar çok dezenformasyon var ki, gerçeğin bile ne
olduğunu sorgular hale geldik; daha gerçeğin ne olduğuna tam vakıf
olamamışken onun görsel temsili hakkında konuşmak abes sayılabilir.
Kaldı ki, fotoğraf bir özne tarafından çekilen ve sırf bu yüzden nesnel
olma ihtimali olmayan bir görsel aktarım biçimi. Bu yüzden fotoğrafın
gerçeküstücü yaklaşımla, her hâlükârda; az veya çok, şu veya bu şekilde
bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum.

Soruna dönecek olursam, başlamak açısından önerdiğin iki isim  şüphesiz ki hayli önemli; ama ben zaman olarak daha da geriye alıp Oscar  Gustave Rejlander’i (İsveç) önermek istiyorum. Rejlander’in, fotoğrafın  icadının hemen sonrasında 19. yüzyıl bitmeden ürettiği kolaj / foto  montaj çalışmaları, kıyafetler ve iç mimarinin spesifik detaylarını  görmezden gelirsek, neredeyse “zamansız” sayabileceğimiz güçte gerçek  ötesi betimlemelerdir. Buradan, ölüm sonrası yakın akrabalar tarafından  hatıra olması için sipariş olarak çektirilen 19. yüzyıl sonu “post  mortem” fotoğraflara geçmek doğru olabilir.

Ölü insanların çeşitli  destek mekanizmaları ile doğrultulduğu ve adeta ölmemiş gibi  gösterildiği bu tür fotoğraflar, her ne kadar gerçeküstücü üretim yapmak  gibi bir niyetle çekilmemiş olsalar da, “gerçek dışı” olduklarından  gerçeküstücülükle ilintilendirilebilirler.

Sürrealistler ve/veya sürrealist tavra yakınlık duyanlar imgelemin
yoluna çıkacak herhangi bir engele karşıydılar. Man Ray gibi sanatçılar
fotoğraf alanında çoklu pozlama, bileşik baskı, montaj, solarizasyon,
kolaj gibi teknikleri kullanarak gerçek ile hayal arasında bir noktayı
kurgulamayı, görsel temsilin geleneksel sınırlarını patlatmayı amaç
edindiler.

Bu yolda Man Ray ve Wols gibilerin dışında Maurice Tabard (Fransa),  André Kertész (Fransa), “Brassaï” Halász Gyula (Macaristan), György  Kepes (Macaristan), Jindřich Štyrský (Çekya), Claude Cahun (Fransa),  Ralph Gibson (A.B.D.), Ralph Eugene Meatyard (A.B.D.), Frederick Sommer  (A.B.D.), Herbert Bayer (Avusturya / A.B.D.), Hans Bellmer (Almanya) ve  Joel-Peter Witkin (A.B.D.) gibi önemli isimleri atlamamak lazım. Bu ve  adını anmayı unuttuğum diğer fotoğrafçılar, fotoğrafın gerçekle olan  ilişkisini sorgulayıp onu bir tanıklık aracı olmaktan çıkardılar ve  fotoğraf onlar sayesinde hem kavramsal hem de görsel bir yaratı alanına  dönüştü.

![Gerçeküstücü fotoğraf estetiği üzerine bir konuşma; Murat Germen](https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2022/10/murat-germen-ag.jpg)

**N.S.: Foto-montaj bir tür teknik, yaratı alanı olarak Gerçeküstücü akımın deneyselliğine çok yakın duruyor değil mi?**

M.G.: Şüphesiz. Foto-montajın çoklu pozlama ile de akrabalığı var;
aynı şey değiller tabi, ama ikisi de zaman ve mekân kombinasyonlarını
bir seferde çekilemeyecek şekilde göstermeye muktedir olmaları açısından
 benzeştirilebilirler. Foto-montaj bir sürü katmanın eşzamanlı varlığı
demek oluyor, bu da bize palimpsest (parşömen) kavramını hatırlatıyor.
Gerçeküstücü deneysellik sürecinde foto-montaj yüzey ve derinlik
arasındaki gerilime gönderme yapıyor, olağan fotoğraflardaki tek
katmanlı bilgiye boyut katarak tasvirin öyküselliğini artırabiliyor.

Daha önce kullanılmamış teknik manipülasyonlardan faydalanmak  fantastik olanı resmetmede her zaman avantaj sağlamış. Bu 20. yüzyıl  başındaki sanat akımlarında da böyle olmuş, sayısal fotoğrafta da halen  böyle. Bu nedenden dolayı dijital imge üretimi ve kurgusu gerçeküstücü  tavırlara mümbit bir zemin sağlıyor.

Sayısal imkanları kullanarak;  algıyı yükselten, gerçek diye addedilen idealize edilmiş “güya nesnel”  kurguyu farklı ve daha öznel boyuta getiren, gerçeküstücü olmak gibi bir  beyanları olmasa da gerçeküstü fotografik imgeler üreten çağdaş  fotoğrafçılar arasında şu isimler sayılabilir: Andreas Gurksy (Almanya),  Desirée Dolron (Hollanda), Yao Lu (Çin), Helena Blomqvist (İsveç),  Michael Najjar (Almanya), AES+F (Rusya), Loretta Lux (Almanya), Ruud van  Empel (Hollanda), David Trautrimas (Kanada), Anthony Goicolea (A.B.D.),  Harri Larjosto (Finlandiya), Cédric Delsaux (Fransa), Jasper de Beijer  (Hollanda), Jean-François Rauzier (Fransa), David LaChapelle (A.B.D.),  Tim Walker (İngiltere), Drew Gardner (İngiltere) ve Jerry Uelsmann  (A.B.D.).

**N.S.: Bu bağlamda sormak istediğim başka bir fotoğrafçı da var,  Picasso’nun sevgililerinden olan Dora Maar, Onun çok ilginç çalışmaları,  kompozisyon denemeleri var. Farklı cinslerin aynı olguları bile çok  farklı kavradıklarını, yorumladıklarını biliyoruz. Bu açıdan kullanmayı  hiç hoşlanmasam da, burada zorunlu olan “kadın fotoğrafçı” tanımlamasını  devreye sokmam gerekiyor galiba. Bence fotoğrafçının kadını, erkeği  yok. Ama günümüzde çok moda olan bir eğilim bu.**

M.G.: Genelleme yapmaktan ben de hoşlanmıyorum. Yalnız burada  sanıyorum iki cins arasındaki yaklaşım farkına dikkat çekmem gerekecek.  Şimdiye kadar gözlediğim kadarı ile, erkekler genellikle teknolojiyi  daha yakından izliyorlar. Çocuksu bir his sanki erkeklerdeki, yeni  alınan bir cihaz yeni alınan bir oyuncak gibi. Bu sefer de ister istemez  bir “oyun” giriyor devreye. Oyun kavramı yaratıcılık teorilerinin tam  göbeğinde oturur; kazara, tesadüfen, anlık olarak amaçlanmayan bir  şekilde ortaya çıkan doğaçlama yaratılar daha çok “oynarken” ortaya  çıkar.

Erkekler ileri teknolojiye sahip cihazları daha sıklıkla  kullandıkları ve bunlarla daha çok oynadıkları için, gerçeküstücü  yaratılarda gereken deneyselliği daha çok tatbik ediyorlar ister  istemez. Bu yüzden, herhangi bir zaman diliminde daha çok sayıda  gerçeküstücü erkek sanatçı görmemiz beni şaşırtmıyor.

**N.S.: Bu durumda gerçeküstücü eğilimleri olan kadın fotoğrafçılardan  söz etmemiz gerekirse öncelikle üzerinde durmamız gereken isim Claude  Cahun olabilir mi? Kendisinin çoklu pozlama tekniğini kullanarak  ürettiği çalışmalarında özellikle “kadın kimliği” üzerine yoğunlaşıp,  bir yandan lezbiyen yaşam taktikleriyle, öte yandan da oldukça erotik  bakış açılarıyla zenginleştirdiği bir anlatımı var.**

M.G.: Aslında Cahun’un daha çok cinsiyetsizlik, androjenlik üzerine  yoğunlaştığını söylemek olası sanıyorum, “nötr bana en uyan cinsiyet  tanımı” demiş bir seferinde. Cinsiyetin çoklu olasılıklarının onu  heyecanlandırdığını okuyoruz çeşitli kaynaklarda. Sık sık fikir ve tavır  değiştirmek anlamında bukalemunsu bir yaklaşımı var Cahun’un, aslında  tam da gerçeküstücülüğe uygun bir tavır bu; çünkü, gerçek diye  tanımlanan, idealize edilenden uzaklaşmak istiyor devamlı. Yalnız,  kendisini gerçeküstücü olarak tanımlamasına karşı Gerçeküstücü gruba  resmen dahil değil.

Bunu nedeni André Breton liderliğindeki grubun erkek  egemen olması. Hatta küratör Louise Downie, Breton’un Cahun’u  alışılmadık kıyafet ve tavırları yüzünden dışladığını bile söylüyor, ki  bunu gerçeküstücülük gibi avangart ve sıra dışı bir hareketle  bağdaştırmak hayli zor geliyor insana.

Tiyatroyla da çok yakın bağları olduğu için öz-portre çalışmalarında
kayda değer yoğunlukta sahneleme eylemi gözlemliyoruz. Dekorun iyi
çalışılmış olmasının yanında, bazen yüz maskelerinin devreye girdiğini
ve bunlar aracılığı ile önyargılı cinsiyetçi algıları şaşırtmak
istediğini görüyoruz. Bu arada, Cahun (asıl ismi Lucy Schwob) ve üvey
kız kardeşi Marcel Moore’un (Suzanne Malherbe) uzun süreyle ortaklaşa
çalışmalar ürettiklerini unutmamak gerekir, ki bana kalırsa bu da bir
takım çalışması olması dolayısıyla tiyatroya dolaylı olarak gönderme
yapıyor diye düşünüyorum.

Son olarak, küratör Louise Downie’nin çok doğru bir şekilde dikkat
çektiği üzere, Cahun’un öz-portrelerinin Cindy Sherman’a esin kaynağı
oluşturmuş olabileceği olasılığının hayli yüksek olduğunu hatırlatalım;
ki bence Sherman’ı, alternatif olarak bir yeni-gerçeküstücü olarak
değerlendirmek çok da yanlış olmaz sanırım.

**N.S.: Biraz önce “dijital” kavramı geçti yanıtlarında. Sadece  fotoğraf alanında değil, tüm görsel sanat dallarında, sinemadan  tasarıma, çağdaş sanattan mimarlığa kadar uzanan yaratı alanlarında  dijital tekniklerin çok önemli bir basamak olduğunu düşünüyorum.  Gerçeküstücülerin sadece “kolaj” tekniği kullanarak devreye soktukları  imgeler, dijital tekniğin yaygınlaşmasıyla adeta 21. yüzyıl estetiğini  oluşturdu. Bu kavramların geniş anlamda tartışmaya açıldığı 1980’lerin  sonunda Amerika’da, M.I.T’de mimarlık eğitimi alıyordun. Dijital  devrimle nasıl tanıştın? Bu okulu birincilikle bitirmene rağmen mimarlık  alanında değil de fotoğrafta yoğunlaşmak istediğini dijital  araştırmalarına borçlu olduğun söylenebilir mi? Senin ilk dijital  çalışmaların da belli bir Gerçeküstücülük etkisinden söz edilebilir mi?**

M.G.: Dijital devrim ile çok doğru bir zamanda çok doğru bir yerde  tanıştım. M.I.T’de olduğum dönem analogdan dijitale geçişin temellerinin  atıldığı yıllardı ve bu sürecin neredeyse her adımını, temellerin  atıldığı az sayıda yerden birinde direkt olarak deneyimleme fırsatı  buldum. Şimdilerde bile bir çok okulda verilmeyen tarzda, mühendislik ve  yaratıcılığı aynı potada eritmeyi amaç edinmiş öncü dersler aldım,  hatta burada ürettiğim bazı yazılımsal ürünler M.I.T’yi temsilen Zürih  Politeknik’e yollandı.

M.I.T. sayesinde mühendisliğin yaratıcılığa ket  vuran bir alan değil, tersine yaratıcılığı tetikleyen bir kaynak  olduğuna vakıf oldum. Burada edindiğim, analog bilinci taşıyan ve  analogla dijital arasındaki bağı kurabilmeyi sağlayan altyapının;  sonraları fotoğrafa geçmemde, daha da önemlisi kendi coğrafyamda dijital  fotoğrafı ilk kullanmaya başlayan fotoğrafçılardan birisi olmamda  faydası muhakkak olmuştur.

Photoshop’un ilk sürümlerinden beri hep var olan “katman” nosyonu
farklı kaynaklardan olan içerikleri harmanlamayı teşvik etti boyuna. Bu
da kolaj, montaj ve akraba harmanlama yöntemlerini devreye soktuğu için,
 ister istemez, gerçeküstücülüğe bir gönderme yapıyor.

**N.S.: Konu konuyu açıyor. Gerçeküstücü akım sadece analog fotoğrafı  değil, dijital fotoğrafı da yakından etkiledi. Ama analog ve dijital  fotoğraf estetikleri arasında çok belirgin farklılıklar olduğunu  görüyoruz. Özellikle üretim tekniklerinin teknolojik gelişmelerle direk  olarak beslenmesiyle bugün fotoğraf ifade biçimi olarak kendisini epeyce  özgürleştirdi.**

M.G.: Haklısın; ama diğer yandan da işin ilginç tarafı şu aslında:  Sayısal imge üretimi ve imge işlem imkanlarını daha sıklıkla kullananlar  görece daha eski nesil fotoğrafçılar gibi geliyor bana (yanlış da  algılıyor olabilirim). Yeni nesil fotoğraf(çılar), şu sıra çok moda olan  ve “kusurluluk”tan beslenen bir “yeni-belgeselci” tavır içindeler ve bu  tavırda dijital aksam, süreç, müdahale gerekmiyor. Bir çok genç  fotoğrafçının film ile çalışmayı tercih edip, daha sonra filmi dijital  olarak taratarak baskı aldıklarına bakılırsa, bu saptamam çok da yanlış  değil gibi görünüyor.

Dijitalin özgürleştirici ve görsel ifade  yelpazesini zenginleştiren yanını tercih edenler, daha çok, analog  süreçle yoğun bir biçimde çalıştıktan sonra hayalini kurup bir türlü  gerçekleştiremediği mekan-zamansal kurguyu olası hale getiren aracı  seçenler oluyor. Dünya fotoğrafında ön planda olup dijital imkanlardan  faydalananların önemli bir bölümünün orta yaş ve üzerinde olduklarını  söylemek çok haksız bir ifade değil bana kalırsa. Aradaki fark şu  muhtemelen: Bazıları dijital fotoğrafı naratif potansiyel taşıyan bir  kurgu alanı, diğerleri ise salt bir görüntüleme aracı olarak görüyorlar.

**N.S.: Acaba dijital fotoğraf estetiğinden bahsederken, bu öğe içinde  Gerçeküstücü imgenin diğer imgelere ağırlık kazandığından bahsedebilir  miyiz? Geçenlerde elime Thomas Ruff’un önce Gagosian ardından da  S.M.A.K. (Gent) sergisinin davetiyesi geçti. Buradaki imgelere,  özellikle de yeni dizisi negatif’lere bakınca otomatik olarak  Gerçeküstücü fotoğrafın ikonlarını düşündüm. Sanki Gerçeküstücü imge  fotoğraf bağlamında belgesel ve gerçekçi olanın önünde geçti gibi  duruyor. Bu konuda ne düşünüyorsun?**

M.G.: Bu saptamana katılıyorum. Bunun nedenlerinden birisi şu
olabilir: Onyıllar boyunca bize gerçek diye sunulan bilgiler bütünü ve
onun görsel delili olarak sunulan belgesel fotoğrafların ne kadar
manipülasyon, illüzyon ve aldatmaca içerdiğini artık iyice kanıksadık.
Bundan böyle, gözümüzle görmediğimiz bir çok şeye, fotoğrafı bile olsa,
inanmıyoruz. Sırf bu yüzden, herhangi bir konuda haber almak üzere, ana
akım medyaya değil bireylerin gönüllü muhabirlik yaptıkları sosyal
medyaya bağlanıyoruz.

Hal böyle iken, ne olduğu tam da belli olmayan bir “gerçeğin”
idealize edilmiş -ve güya nesnel- görsel temsilini oluşturmaktansa,
şahsi idrakimize daha yakın olan bir algının görsel betimlemesi
aracılığıyla “hakikatin” peşinde olmak daha mantıklı görünüyor. Diğer
bir deyişle; gerçeğin dışında, altında, yanında, berisinde, üstünde
duran bazı şeyler, yani kişisel anlık haller aslında gerçeğin ta
kendisine dönüşüyorlar belki de…

**N.S.: Bu bağlamda, kültürel ayrışımlardan, Doğu ve Batı arasındaki  farklı algılama, yorumlama imkanlarından bahsetmemiz mümkün mü? Dijital  imge üretiminde, fotoğraf mı, video mu ayrımı yapmadan bir tür “moving  image” kavramını kullanmanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Batı dışı  kültürden gelen yaratıcı sanatçılar, özellikle dijital devrimden sonra  birbirinden etkileyici araştırmalara girdiler. Shirin Neshat, Ai Wei  Wei, Tracey Moffatt ilk anda aklıma gelen isimler. Tuhaf ama detaylı  olarak incelendiğinde Batı dışındaki kültürlerden gelen sanatçıların  Gerçeküstücü gelenekten epeyce beslendiklerini görüyoruz. Bu sanatçılar  geniş anlamda “moving image” alanında üretimde bulunuyorlar. Acaba  Batı’da 1930’larda tarih sayfalarında yer alan bir akımın 2000’li  yıllarda Batı dışı kültürlerde bu denli alıntılanmasını nasıl  değerlendirmek lazım?**

M.G.: Mümkün görünüşe göre. Teknoloji icadını gerçekleştiren
toplumlar, teknolojileri yeteri kadar kullandıktan ve özümsedikten sonra
 sınırlarını zorlamaya başlıyorlar ve bunu yaparken teoriden de
faydalanıyorlar. Sınırları zorlamaya ve çeşitli üretim süreçlerinin iç
yapılarını teori üzerinden sorgulamaya başlayınca, gerçeğin üzerine
çıkmak daha olası hale geliyor. Bu yüzden, gerçeküstücülüğün, gerçek
kavramını felsefe üzerinden en çok sorgulamaya başlamış toplumlarda
ortaya çıkması gayet doğal, bunlar da üstte değindiğim gibi endüstri
devrimini gerçekleştirmiş ve ardından bunun kuramını oluşturabilmiş
toplumlar.

Hareketli görüntü kavramından bahsederken, hareketi çeşitli evreleri
ile resmeden görüntü üretimine de atıf yapmamız gerekir. Çünkü bunların
bazıları, hareketli görüntünün ilk örnekleri veya yola çıkış noktaları
olarak anılabilirler. Fotoğrafın ilk zamanlarında, Eadweard James
Muybridge, Étienne-Jules Marey; sinemanın iyice vücut bulmasından sonra
ise Harold “Doc” Edgerton, Duane Michals, Chris Marker (özellikle “La
Jetée” ile), Godfrey Reggio (özellikle “Qatsi Üçlemesi” ile) gibi
isimlere bir reverans yapmak doğru olur sanırım. Bu isimlerin yukarıda
sözü edilen toplumlardan çıkması da savı doğruluyor diye düşünüyorum.

Batı dışı kültürlerden gelen sanatçıların hareketli görüntüye son  zamanlarda daha çok odaklanmasının nedenlerinden birisi, video  üretiminin / editlemenin daha kolaylaşması ve erişilebilir olmaya  başlaması belki de. Mevcut teknolojiye baktığımız zaman fotoğraf  makinelerinin önemli bir bölümüne yüksek kalitede video çekimi  imkanlarının dahil edildiğini, TV dizisi ve sinema filmi çekimlerinde  daha sıklıkla profesyonel fotoğraf makinesi gövdelerinin tercih edilmeye  başlandığını görüyoruz.

Ayrıca, her an yanımızda taşıdığımız akıllı  telefon cihazlarıyla bile şaşırtıcı derecede iyi videolar çekmek olası  hale geldi. Durağan görüntülerden hareket üretmek söz konusu olduğunda  ise After Effects, Premiere, Photodex Proshow Producer, Fotomagico gibi  yazılımlarla hareketli görüntü hazırlamak çok da karmaşık bir süreç  değil artık.

Gerçeküstücü eser yaratmakta hareketli görüntünün tercih edilmesinin
bir diğer nedeni de, hareketli görüntüde nedenselliğin ya da diğer
deyişle sebep-sonuç ilişkisinin daha kapsamlı bir şekilde
sorgulanabilmesi fırsatı olabilir. Fotoğraf çoğunlukla, öncesi ve
sonrası çok da belli olmayan bir zaman kesitine ilişkin ipuçları verir;
hareketli görüntü ise lineer dizilenmesi sayesinde, öykülendirme
sürecinin giriş-gelişme-sonuç yapılanmasından faydalanarak, daha geniş
zaman dilimleri hakkında ipuçları verebilir ve gerçeğin dışına taşan
kurgular yapmak daha kolaylaşabilir.

**N.S.: Türkiye’de fotoğrafın bir yaratı alanı olarak keşfedilmesi de  oldukça yeni. Ne yazık ki, Fotoğraf Tarihimiz henüz yazılamadığı için  büyük bir bilinmezlikle karşı karşıyayız. Bu alanda çalıştığını ve arşiv  yaptığını bildiğim için sormak istiyorum, acaba Gerçeküstücü akımın  paralelinde iş üretmiş fotoğrafçılardan söz edilebilir mi ülkemizde? Bir  kere Zeki Faik İzer’in bir solarizasyon çalışmasını gördüğümü  hatırlıyorum. Sonrasında aklıma bir şey gelmiyor nedense.**

M.G.: Önceki dönemlerden Şahin Kaygun ve Ahmet Öner Gezgin’in işleri  aklıma geliyor ilk elde. Yurtdışında eğitim alan bu iki fotoğrafçı  fotoğrafın Türkiye’deki olağan kapsamını genişletmek yolunda eser  üretmiş ve dolayısıyla tutucu fotoğrafçıların şimşeklerini üstlerine  çekmişler, özellikle de Kaygun… Nuri Bilge Ceylan, Kaygun ve Gezgin  kadar olmasa da, kurgu içeren eserleri ile bu gruba dahil edilebilir  bence.

Ayrıca; Nazif Topçuoğlu, Orhan Cem Çetin, Ahmet Elhan, Orhan  Alptürk ve daha genç nesilden Saygun Dura gibi isimler ise, farklı  yöntemler kullanan kurgusal yaklaşımları ile, Türkiye fotoğrafını “salt  gerçeği tasvir etme” ve “anı yakalama” kabızlıklarından kurtarmış  fotoğrafçılar. Tüm bu isimlere, fotoğrafı bir yaratı alanı haline  getirmekte katkı sağladıkları için teşekkür borçluyuz.

**N.S.: Gerçeküstücü imge üretiminin, Sürrealizm akımı bağlamı dışına  çıkarak, fotoğraf açısından incelendiğinde benim aklıma ilk gelen isim  Nazif Topçuoğlu oluyor. Şimdi tam tarihini hatırlayamıyorum ama onun  Sanfa Sanat Galerisi’nde açtığı kişisel sergisindeki çalışmaları beni  etkilemişti.**

M.G.: Nazif Türkiye’de resimle en direkt ilişkiyi kuran fotoğrafçı  herhalde. Resmin en belirgin özelliklerinden birisi, malum, içeriğin  tümüyle ressam tarafından yaratılıyor olması. Dolayısı ile içeriğin  muhtevası, hiyerarşisi, görsel ifade stili, istiflemesi,  perspektiflendirmesi tümüyle sanatçının elinde. Nazif’in işlerine  baktığımızda benzer bir durum görüyoruz: Normalde bir araya gelmesi  beklenmeyecek nesnel ve öznel bileşenlerin, klasik pentür kompozisyon,  ışık, istifleme konvansiyonları dahilinde bir araya gelerek sanrısal,  düşsel ya da aslında belki gayet olası halleri tasvir etmesi söz konusu.

Eser başlıkları da bu hallere, olasılıklara gönderme yapıyor ve bu  yüzden bütünün vazgeçilmez parçaları.

Nazif’in işlerini feminist olarak nitelendiren de var tam tersi yönde
 eleştirenler de var. Bu da Nazif’in imge kurgusunun gerçek kavramı ile
didişirken iyi bir sonuç verdiği anlamına geliyor. Nazif’in ilk ve son
dönem eserleri arasındaki değişime göz atarsak, Witkin tarzı bir
groteskten Balthus tarzı bir realist eksantrizme; yani, “gerçek kurgudan
 bile tuhaftır” sözünü hatırlatan, kendine has bir gerçeküstücülüğe
geçiş yaptığını söylemek geliyor içimden. Bilmem Nazif ne düşünür bu
saptamam hakkında

**N.S.: Fotoğraf ve dijital imge üretim tekniklerinin çağdaş sanatçılar  tarafından da kullanılmasıyla, onlarla kendisini “fotoğrafçı” olarak  tanımlayanlar arasında belli bir yakınlaşma özellikle 1990’ların sonunda  Türkiye’de gündeme geldi. Burhan Doğançay’ın siyah beyaz fotoğraflarını  sergilemesi, İnci Eviner’in desenlerinden animasyon denemelerine  geçmesi, İpek Duben’in hem fotoğrafı hem de foto kolajı eş zamanlı  olarak kullanması belli sınırların kaymasına ve yakınlaşmaların  doğmasına da neden oldu. Bu süreci çok yakından takip ettiğini hatta  Elif Ayiter gibi sanatçılarla birlikte çalıştığını da biliyorum. Bu  sınır kaymaları bence Türkiye’deki çağdaş sanat üretiminin ana  dinamiklerinden biri olarak gündeme geldi. Bu konudaki düşüncelerini  öğrenebilir miyim?**

M.G.: Katılıyorum, sınır kaymaları küresel ölçekte sanatın en çok
beslendiği dinamiklerden birisi zaten. Baskı teknolojilerindeki heyecan
verici gelişmeler fotoğrafın güncel sanat içinde eskisinden çok daha
fazla kullanılır olmasına yol açtı, fotoğrafçı olarak tanınmayıp eser
olarak fotoğraf üreten çok sayıda sanatçı gözlemliyoruz bu aralar.
Fotoğrafın; an yakalamak yerine an üreten, herkese eşit derecede açık,
demokratik bir kurgu aracına dönüşmesinin doğal sonucu olarak görüyorum
bu olguyu. Diğer önemli bir boyut da, fotoğrafın bazı performatif güncel
 sanat üretimlerini belgeleyebilmesi ve bu sayede başka türlü
satılamayacak bir eseri satılabilir hale getirmesi. Fotoğrafın edisyon
kavramı üzerinden çoklu kopya olarak satılabiliyor olması da sanatçıları
 cezbeden diğer bir boyut bence.

Elif Ayiter dijital sanatın Türkiye’deki en önemli temsilcilerinden  birisi, yurtdışında yurtiçinde tanındığından daha fazla tanınıyor. Bu  alanda biricik işler üreten, üstelik akademik düzlemde konferanslara ana  konuşmacı olarak çağrılan, indeksli dergilerde makaleleri yayınlanan,  eserleri uluslararası kitaplara konu edilen bir sanatçı. Onunla “Orient  Express” adlı bir çalışmamda işbirliği yapmıştık. Elif “Second Life”  adlı sanal üçboyutlu dünyada özgün avatar karakter ve kostümleri  üretiyor.

Bu avatarları kendi fotoğrafımda kast ekibi olarak kullanmak  istedim ve kendisinden 500-600 adet farklı kıyafet ve duruşa sahip  karakter görsellemesi istedim. Daha sonra tümüyle kendi başıma  oluşturduğum bir senaryo çerçevesinde bu karakterleri Sirkeci Garı  peronlarına, Şark Ekspresi’nin hemen önünde olacak şekilde gruplar  halinde yerleştirdim. Sanal dünya karakterlerinin dijital tasvirleri ve  dijital fotoğrafın bir araya gelmesi açısından, küresel ölçekte bile  gayet nadir bir iş çıktı ortaya…

**N.S.: Bu geniş açılımlı diyalog için teşekkür ederim.**
