# Orhan Cem Çetin – “Gerçeklik Hiçbir Şeydir, Algı Her Şey!”

Author: Ethem Onur Parlar

Editorial Role: Original Article

Published: 2018-10-08

Updated: 2019-12-13

Publisher: SanalSergi

Language: tr

Content Type: Editorial Article

Translation: no

Canonical: https://www.sanalsergi.com/orhan-cem-cetin-gerceklik-hicbir-seydir-algi-her-sey/

Cite: Ethem Onur Parlar, "Orhan Cem Çetin – “Gerçeklik Hiçbir Şeydir, Algı Her Şey!”", SanalSergi, 2018-10-08, https://www.sanalsergi.com/orhan-cem-cetin-gerceklik-hicbir-seydir-algi-her-sey/

Summary: Sergi, gösteri ve performanslarında kavramsal, disiplinlerarası ve cesaretli tutumu ile tanınan Orhan Cem Çetin ile, üniversite yıllarından bugüne uzanan sanat yolculuğuna dair keyifli bir röportaj.

Categories: Röportajlar

Tags: Arzu Aybat Yaşar, Orhan Cem Çetin

Featured Image: https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2018/10/roportaj-orhan-cem-cetin.jpg

---

Sergi, gösteri ve performanslarında kavramsal, disiplinlerarası ve cesaretli tutumu ile tanınan Orhan Cem Çetin ile, üniversite yıllarından bugüne uzanan sanat yolculuğuna dair keyifli bir röportaj.

**Üniversitede psikoloji eğitimi aldınız. Çevirmenlik ve yazarlık yapıyorsunuz. Çeşitli performanslar sergilediniz. Müzikle uğraşıyorsunuz. Hepsine ait işaretleri şu an etrafımda görüyorum zaten. Peki bunların birbiriyle ilişkisi ve nihayetinde fotoğrafla ilişkisi nasıl?**

Eskilerden
 gelen bir gelenek, bir ünvan var, “Hezarfen”. Sanat yaparken, o sanat
için gerekli araç gereci de üreten, bilimle sanatı birlikte ele alan,
devamlı arayış içindeki kişilere denir. Özetle, bir nüve var. Çekirdek
bir bilgi… Ona ulaşırsam, sanatta da kullanırım, gündelik hayatımda da,
ilişkilerimde de, çeviride de, müzikte de. Temelde, hayatı mümkün ve
sürekli kılan kuralların izindeyim. Bazılarını da bulduğumu düşünüyorum.
 Müzikte fark ettiğim bir örüntüyü, fotoğrafta kullanıyorum. Bakıyorum
orada da çalışıyor mu diye. Fotoğrafta fark ettiğim bir şeyi yazıda
deniyorum. Çok meraklı olduğum için, bana iyi geldiği, yapmadan
duramadığım için yapıyorum bunları.

**Genelde de işlerinizin, iç dünyanıza bakarak ortaya çıktığını görüyorum. Sebebi aldığınız psikoloji eğitimi olabilir mi?**

İçe
 bakan biri olduğum için psikoloji okumuş olmam da mümkün. Üniversiteye
Psikoloji okumak için girmedim ben. Ama sınavdan astronomik bir puan
almamla, babamın hazırladığı tercih listesinin en üst sırasındaki,
benimse hiç ilgimi çekmeyen Boğaziçi Üniversitesi mühendislik bölümü
gerçek oldu. 1.5 senem “burada ne işim var” duygusuyla geçti ve atılma
noktasına gelince, mecburen diğer bölümlere başvurdum. Tekrar 1.
sınıftan başlamam koşuluyla Sosyal Bilimler Fakültesi beni kabul edince,
 üç olasılık belirdi: Siyaset Bilimi, Sosyoloji ve Psikoloji. İlk
dönemin ortak dersi Psikoloji 101’de Gündüz Vassaf’ın öğrencisi
olduğumda aradığımı bulmuştum. Çocuklarla çalışmak, öğrenme, zeka,
cinsiyet rolleri ilgimi çekiyordu. Yuva öğretmenliği yapmak istedim.
Ancak, erkek yuva öğretmeni olamayacağına dair bir yasayla karşılaştım.
Evlenmiştim o sırada ve çalışmam gerekiyordu. Fotoğrafçılık hazırda
olduğu için, psikolojiyi bir tarafa bırakıp oradan devam ettim. Karanlık
 oda işleri yaptım, başkalarının fotoğraflarını bastım. Paralelinde, bir
 yayın evinde editör, redaktör olarak çalıştım. Çeviri yaptım. Reklam
ajansına girdim. Ama hayatımda giderek ağırlık kazanan fotoğrafçılıkta
gözüme görünen en yüksek seviye, yüksek beklenti ve kusursuz iş üretimi
olarak bakınca, reklam fotoğrafçılığıydı. Kendini yetiştirmiş bir
fotoğrafçı olarak, reklam fotoğrafçılığı yapmayı başarırsam, bu işi
başardığımı söyleyebilecektim. 30 yaşındaydım ve Polaroid Firmasında
satış yöneticisi olarak çalışıyordum. İstifa edip reklam
fotoğrafçılığına başladım.

**Fakat reklam fotoğrafçılığında bir talep ve onu karşılama durumu var. Siz fazlasıyla yaratıcısınız bu iş için. Reklam fotoğrafçılığı ile çok uyumlu bir ikili değilsiniz gibi…**

Evet,
 aynen öyleydi. 15 sene sürdürdüm bu işi. Paralelinde sergilerim
oluyordu. İki külliyata bakınca, tamamen zıt. Artı, reklam
fotoğrafçılığının kirli yüzünü gördüm. Ama o sayede aldığım ekipman
olmasaydı, sergileri de yapamazdım. Yani reklam fotoğrafçılığı sanatımı
beslerken, sanat, reklam fotoğrafçılığımı öldürdü. Murat Germen’le
birlikte yarattığımız hayali fotoğrafçı Orsey Tinger’in
sergisi “Rejected” ve Kuledibi’nde yaptığım “Hayatımın Fotoğrafı” işinin
 temelinde, reklam fotoğrafçılığına ağır eleştiriler var. O iki işi
yaptıktan sonra bu mesleği sürdüremezdim ve bıraktım. 2005’te Bilgi
Üniversitesi’nde ders vermem teklif edildi. O sıralarda Galata
Fotoğrafhanesi’ni açmıştık Yücel Tunca ile, fakat maddi olarak ikimize
yetmeyince ben üniversiteye geçtim. Yücel devam etti, ben de dışarıdan
desteklemeyi sürdürdüm.

**Ve “Fotoğrafçı vs.” olarak yolunuza devam ettiniz. Şu “deneysel fotoğrafçı” meselesine gelelim… Malûm sizden bu şekilde çok söz edilir. Fakat siz ısrarla reddedersiniz bu tanımı…**

Bu
 sözcüklerin, bu tutumlara karşı kişilerin dilimize sinsice soktuğu
küçümseyici ifadeler olduğunu düşünüyorum. Elbette deneyler yapıyorum.
Fotoğrafçının paleti, hakim olduğu tekniklerdir ve ancak yapabileceğimi
bildiğim fotoğrafları hayal edebilirim. O nedenle çok fazla denerim. Ama
 deneylerimi sergilemem. Sonuçları sergilerim. Deneyler sadece beni
ilgilendiren ara bir aşamadır.  “Deneysel” sözcüğüne itirazım bu yüzden… Benim ortaya koyduğum şey artık deney değil, o aşamayı geride bırakmış bir sonuçtur.

**“Kavramsal” çalışmalar diyebiliriz belki… “Belgesel” ise, size en uymayacak yöntem olur herhalde.**

Bütün
 fotoğraflar, doğası ve gerçekliğin tanımı gereği kurmacadır. Şahit
olduğumuz gerçekliği yeniden ortaya koyduğumuzda, o artık kaçınılmaz
olarak gerçek deneyimimizden uzak bir şey olur. Fotoğraf gerçekliği ima
eder. O anlamda kurmacadır. Belgesel fotoğraflardaki kurgu gerçeklik
kurgusudur. Belgesel olma iddiası taşımayan fotoğraflardaki kurgu ise,
sanatçının düşüncelerini ima eder. Örneğin, Jackson Pollock’un yaptığı
bir resim, O’nun yaşadığı bir deneyimin belgesidir. Fotoğrafçı aslında
hayatı boyunca kendi belgeselini çeker. Daha sert bir belgesel tavır da,
 biz ulaşamasak bile orada var olan bir gerçekliği var sayar. Asla
ulaşılamayan, orada olmasının işe yaramadığı bir varsayımın boş olduğunu
 düşünüyorum. Bundan vazgeçip algı üzerinden gidersek, daha rahat
ederiz. Çünkü, gerçeklik hiçbir şeydir, algı her şey. O nedenle,
kolektif bir uzlaşma üzerinden gerçekliği tanımlayıp, uzlaşı üzerinden
belgesel üretmek daha mantıklı geliyor.

**Portfolyonuzda birbirinden çok farklı işler var. Örneğin, şu manipülasyon ile oluşturduğunuz seriler… Fotoğrafın iki boyutluluğunu zaman, perspektif ve farklı duygularla zenginleştirip, başka bir anlam yaratmaya çalışıyorsunuz. Anlatmak istediğiniz bir anı ya da hafızanıza yer etmiş bir olayı, bir düşünceyi, duyumsadığınız biçimde ifade etmek için doğrudan fotoğrafı yetersiz görüyorsunuz belli ki. Şöyle de bir gerçek var ama; fotoğraf azaltmayı, elemeyi mesele edinir. İndirgenmekten beslenir. Fakat siz ona ekliyorsunuz…**

Fotoğrafın
 kendi nitelikleri ve kuvvetlerini ekonomik kullanmaya çalışıyorum.
Fakat, asla sahip olmadığı şeyler de var. İndirgemek onlar için söz
konusu değil, çünkü zaten yoklar. Olmayanı, diğer disiplinlerden ödünç
alıp fotoğrafa katıyorum. Yemeğin lezzetini daha fazla açığa çıkartmak
eklenen bir baharat gibi.

**Bunun farklı yolları da olabilirdi. Ben de anlatmak istediğim her ne ise, onu daha doğru ifade edebileceğim yollar ararım. Sizin işin başında bu yolu, fotoğrafa müdahale etmeyi seçmenizin bir nedeni var mı?**

Belgesel
 çalıştığını söyleyen bir çok fotoğrafçı dışarıdaki bir şeyi, ötekini
anlatır. Bense kendimi anlatmaya, “Hayat bana böyle görünüyor.” demeye,
oradakinin bende nasıl bir duygu yarattığını paylaşmaya çalışıyorum.
Sanırım fark bu. Doğrudan fotoğrafın kült isimlerinden Bresson, “Bu
fotoğraf kadrajlanmadı, birebir böyle çektim.” demek için perforasyonu
dahi gösterir baskıda. Ciddi bir maharet iddiası var. Ben kimseye çok
mahir olduğumu kanıtlama peşinde değilim. Bir derdim var, onu anlatmaya
çalışıyorum.

**Fotoğrafın bir teknoloji olduğunu ve bu teknolojinin farklı yöntemleriyle bir arada kullanılabilmesini destekleyen bir tavrınız olduğu için bu teknikle rahat ediyorsunuz diye anlıyorum.**

Aynen
 öyle. The Guardian’da, dünyanın en pahalı fotoğrafı üzerine, fotoğrafın
 artık sanat olmadığına dair bir yazı çıktı. Türkçe’ye de çevrilmiş. Ben
 de “Mermer de sanat değildir, boya da, fotoğraf da.” yazdım. Bizatihi
fotoğraf, doğrudan doğruya nasıl sanat olsun? Ya da bir sözcük… Onlar
birer sanat potansiyelidir. Heykeltraş da, mermerin içinde saklı olanı
dışarıya çıkarttığını söyler. Senin ona ne yaptığına bakar.

Oyun
 arkadaşı olmadan da o oyun gerçekleşmez tabii. Yani izleyiciyi de
oyunun içine çekebilmek gerekiyor. O illüzyonun içine izleyici
çekilemediği sürece, sanattan bahsedilemez.

**Bu oyuncaklarla oynarken, yani fotoğrafı bildiğiniz teknikleri kullanarak dönüştürürken, duracağınız yeri bulmakta zorlandığınız oluyor mu?**

En
 büyük sorumluluk o zaten. İlk dijital serim “Renk’arnasyon”,
bilgisayarla kolay oluşan bir şey sanıldı. Hayır, başka bir zorluk var
orada. Durabilmek. O kadar sınırsız imkanlar var ki, kaybolabilirsin
içinde. 1988’deki “Tanıdık Şeyler” serisinde aynı işi boyayla yaparken,
malzeme kuruyunca beğenmeme şansım yoktu. “Gümüş Gezegen”de de benzer
şekilde sonuçlara razı oldum. Dijital çalışırken bu olamıyor.

Derslerde
 de söylerim, bir fotoğraf gerektiği kadar iyi olmalıdır. Bu beni
rahatlatır. Fotoğrafa başlayanlar ilk zamanlar kadrajı geniş tutar.
İnsan gözüyse fovea ile gördüğü için, net görüş alanı 2.5 derecedir.
Biz, o alan ile tüm sahneyi tarayıp, fotoğrafını çekeriz. Fotoğraf o
sahneyi olduğu gibi net görüş alanımıza getirince de, “Bu kadar sıkıcı
değildi, neden böyle göründü?” deriz. İşte, kadraj o 2.5 derecelik yere
kadar daraltılmalı. Kainattan buraya kadar indirgedinse, devam et
küçültmeye. Ta ki, fazla ileri gidip, o fotoğraf başka bir şey söyleyene
 kadar. Şimdi geri gel. Bir adım… Tamam, duracağın yer orası.   Manipülasyon
 da tıpkı kadraj gibi. Yap, yap, yap… Mükemmel şekilde demek istediğini
dediği anda bırak. Bir sonraki dokunuş artık gereksiz bir müdahaledir.
Fotoğrafı da başka ve gereğinden fazla iyi bir şey yapar.

**Görmekten bahsetmişken, “Böyle Fotoğraflar Yok” serinizdeyse göze görünen hiç bir fotoğraf yok, fakat yazılar var. Bu yazılarda da öznel anlatımlar, kişiselleştirilmiş, duygusal tasvirler karşımıza çıkıyor.  Annenizdeki görme sorunu nedeniyle O’na anlattığınız fotoğraflardan yola çıkarak hayata geçen bir çalışmaydı bu diye biliyorum, ve fotoğrafın da ne denli öznel olduğunun altını çiziyorsunuz sanki…**

Bunun
 öncesinde ilginç bir şey var. Geniş Açı Dergisi’nde yazarken, bir sayı
için tanıdığım kişilerden, onları en çok etkileyen fotoğrafı
anlatmalarını istedim. Annem, ördekleriyle, asılı çamaşırlarıyla
küçükken gördüğü bir çiftlik evini anlattı. Nerede çekildiğini
sorduğumda ise, “Fotoğraf değil, resim” dedi. Bir arkadaşımın anlattığı
ise, Kore Savaşı’nda annesinin cesedi başında günlerce kalan bir çocuğun
 fotoğrafıydı. “İyi de günlerce kaldığını nereden biliyoruz?” diye
sorduğumda “Altında yazıyor.” demişti. Fotoğraf o bilgiyi aktarmıyordu
bize çünkü. Altındaki yazı olmasa, mahsun bir çocuk görüyorduk.

John
 Berger’in Anlatmanın Başka bir Biçimi adlı kitabında, hikayelerini yazı
 olmadan kavramak hiçbir şekilde mümkün olmayan fotoğraflar var. Çünkü
fotoğraf sadece gösterir, anlam içermez, anlatamaz. Buna vurgu yapan,
kafamda canlananı anlattığım bir seriydi “Böyle fotoğraflar Yok”. O
nedenle kuru tasvirler yerine, duygular vardı. Artı, okuyan herkesin
aklında başka bir fotoğraf canlandırmasıyla eleştirildi. Fakat, ben
oraya fotoğrafı assaydım, herkesin kafasında yine başka bir düşünce
canlanacaktı.

**İşlerinizi izleyenlerin ne anladığını, ne kadar anladığını, kendinize çok dert edinir misiniz?**

Evet,
 tabii. Anlaşılır olmak o kadar önemli ki… Karşımdakine bunun nasıl
geçtiğini hesaplayarak bir dil kuruyorum. Öteki türlü ne bir imge
seçebilirim, ne de cümle kurabilirim. Bana göre sanatta üç vazgeçilmez
var. İlki, sanatçı. İkincisi, yapıt. Üretmeyen bir sanatçıdan söz
edilemez çünkü. Üçüncü olarak da izleyici… Bu üçü olmadan sanattan
bahsedilemez. Sanat zincirini tamamlayan halkadır o.

**Fotoğrafı, fotoğrafla sıradan ilişkisi olan insanlar için yaptığınızı söylersiniz hep. Erken dönem işlerinizden Renk’arnasyon ve Tanıdık Şeyler, fotoğrafın içinde olmayanlar için anlaşılması zor seriler değil mi?**

Aksine,
 fotoğrafla ilişkili olmayanlar, o işlerimi daha kolay kabul etti.
“Bunlar fotoğraf değil ki!” demediler. Umurlarında bile değildi çünkü ne
 oldukları. “Bu fotoğrafı nasıl yaptı?” bariyerini kaldırınca, doğrudan
eserle ilişki kurdular. O iki işten sonra fotoğrafçılar için
üretmediğimi daha sık söyler oldum.

**Bu anlaşılması güç serileri de yazıyla desteklemeyi düşünmediniz mi? Çünkü bazen, hatta çoğu işinizde fotoğrafla yazıyı bir arada kullanıyorsunuz.**

Bu
 işler gibi soyut, sezgisel, duygular seviyesinde bir şey yaşanmasını
umuyorsam, serbest bırakıyorum. Net bir tespit, bir önermem varsa da,
gözden kaçırılmayacak bir biçimde, hatta fotoğrafın içine yazıyorum.
Bazen bu daha sarih, net bir cümle olabildiği gibi, şiirsel, izleyiciye
alan açan bir şey de olabiliyor. İzleyici ne seviyede katılacak,
düşünmesine ne kadar izin vereceğim gibi sınırları, o metinle
belirliyorum.

**Blogunuzdaki “Konsept Geliştirme Klavuzu” yazınızda, “Hayat, dağa tırmanmaya benzer. En tepeye ulaştığınızda, tırmanacak başka dağlar olduğunu görürsünüz.” demişsiniz. Bu konuştuğumuz serilerin zincirine eklenen Gümüş Gezegen’in ardından, yani vardığınız tepeden bakınca, ne hissettiniz, ne gördünüz?**

Hani
 gün sonunda pastanede kalanlar şöyle bir süpürülüp ay çöreği yapılır
ya… Gümüş Gezegen de bugüne dek yaptıklarımın toplamı gibi. Orada üç şey
 çok önemliydi. İrade, kader ve tesadüf. Dijital boyamayı tercih
etmeyerek, malzemenin kendini yaratmasına teslim oldum. O fotoğrafları
ben çekmiş olduğum için irade zaten vardı. Tesadüfse her zaman,
kaçınılmaz olarak var. Hatta eskiler “tesadüf eseri” der; ilginç ve
saygı duyulması gereken bir şeydir. Seride cenazeler, düğünler,
buluşmalar gibi, kimi planlı, kimi de beklenmedik anlarda gelen kritik
karşılaşmalar var. Sanki tüm serilerimden bir ay çöreği yaptım.

**Zinciri tamamlamış gibi…**

Evet.
 Bir zincir tamamlanınca, onu paketleyip bir tarafa koyuyorsun ve yeni
bir şeye başlayabiliyorsun. Şimdi daha çok yazıyorum mesela.

**Bu zincirden farklı, hatta ilgisiz bir seriniz var: “Yeni Çağ”. Öyle ki, portfolyonuzda görmesem, “Bu Cem hocanın işi” demem. Başka bir sanatçının çalışması olsaydı da sormazdım ama, size sormadan geçemeyeceğim bu serinin nasıl doğduğunu… Bu fotoğraflar böyle bir seri aklınızda şekillenmeden önce mi belirdi?**

Evet
 kesinlikle farklı bir iş. Değişik zamanlarda çekerek kenara koyup,
sonradan anlamlandırabildiğim bir seri. İlk örnekleri, bir arabanın far
ışıklarında görünen arazinin olduğu “Doğu” adlı fotoğraf ve
“Haydarpaşa”dır. Zamanla bir abzürdite peşinde olduğumu fark ettim. Hani
 fotoğraflara manipülasyon yapıyorum ya… Onlara ben gelmeden
manipülasyon yapılmıştı. Hayatın içinde taşıdığı abzürditeyi görüyordum
sanki. Ardından bunun, dönemin kültürler savaşı olduğuna karar verdim.
Artık savaşlar kendi kültürünü ötekinin üstüne sererek yapılabiliyor ve
bu da kararsız, anlamsız davranışlara yol açıyor. Biraz bunun
peşindeydim. Yeni bir üsluptu benim için. Çünkü reklam fotoğrafçılığını
bıraktıktan sonra, kusursuz fotoğrafik seviyede, hiçbir manipülasyon
olmayan fotoğraflar çekmemiştim. Yeni Çağ ile bu özlemimi de giderdim.

**Bazı serileriniz de, örneğin “Get Closer/Yaklaş”, ya da “Perfection Takes Time/Kusursuzluk Zaman Alır”, hayatın çok içinden, herkesin üzerine sıralayabileceği cümleleri olan işler. Bu da sanatınızın zor kısmı olsa gerek.**

Konsept
 geliştirme sürecinde, kendi içimdeki beyin fırtınasıyla söylenebilecek
şeyleri önceden prova edip, ona göre bir sağlama ve temizlik de yapmış
oluyorum. Yine de her sergimde, kapı açıldığı ilk anda, “Bu kadar sığ
bir işi nasıl sergilemeye kalkıştım, niye beni kimse uyarmadı.” duygusu
yaşarım. Sanırım o güne kadar fotoğrafları milyon kere görmüş olduğum
için, birden bire sıradanlaşmalarından kaynaklanıyor.

**Üniversiteden gelen bir fotoğraf eğitiminiz olmadığını konuştuk söyleşinin başında. Yine eğitimle bitirelim. Çeşitli derneklerde, üniversitelerde yıllardır eğitim veriyorsunuz. Fakat, fotoğraf eğitimi veren fakültelerin, yüksek lisans bölümlerinin sayısı arttıkça, derneklerin eğitim misyonu geride kalıyor mu?**

Türkiye’de
 fotoğraf okulu olmadığı dönem, eğitim derneklerin işiydi. Bugün pek çok
 üniversite ve Galata Fotoğrafhanesi gibi uzun dönemli mesleki eğitim
veren, hedefleri belli, yarı akademik kurumlar var. Dernekler eğitim
misyonunu tamamladı fakat başka gelirleri olmadığı için de
bırakamıyorlar. Böyle bir niyetleri varsa, bunu bir eğitim kurumu gibi
planlamalı, müfredat çalışması yapmalılar. Eğitimciler diğer derslerde
ne yapıldığını bilmeli, kendini yenilemeli. Benim eğitmenliğe başlamam
bir sorumluluk duygusuydu. Akademide ilk fotoğraf bölümü açıldığında,
yurt dışında eğitim görmüş birkaç kişiyi saymazsak, akademisyen yoktu.
Sahadaki profesyonellere, gelip bildiklerini paylaşmaları için haber
salındı. Ben de o kontenjandan, İstanbul Üniversitesi’nde fotoğraf dersi
 vermeye başladım. Psikoloji okurken eğitim bölümünden aldığım dersler
sayesinde eğitimci formasyonum da kısmen vardı. Hevesim de olduğu için,
iyi yapmaya çalıştım bu işi.

**Fotoğraf üzerine akademik eğitim veren kurumların sayısının artması, fotoğrafla ilgilenen herkesin bu alanda eğitimli olma arzusunu körükledi. Bu belki bir geçiş dönemidir, ya da günün koşullarında rekabetin getirisidir… Ne dersiniz?**

Ben
 öğrencilerimi yüksek lisanstan caydırmaya çalışıyorum. Çünkü
üniversiteler pazarlama stratejileri gereği, lisansın öneminin
olmadığını, mesleğin yüksek lisansta öğrenildiğini söylemeye başladı.
Bilgi Üniversitesi’nde ders verdiğim bölümdeki doktoralı hoca sayısını
arttırmak için yüksek lisans yaptım ben de. Yoksa bölüm kapanacaktı.
Şimdi Bahçeşehir Üniversitesi’nde ders veriyorum. Yıldız’da 2 yıllık
meslek yüksek okulunda da ders vermiştim. O da hızlıca insanların sahaya
 girmesi için iyi bir konsepttir. Zaten dört yılın ilki, formasyon dersi
 adı altında, başka bölümlere de geçilebilsin diye bir takım derslerle
geçiyor. Son yıl da mezuniyet projesiyle… Esas dersler 2. ve 3.
sınıflarda veriliyor. Yani bu iş iki sene olabilir.

Beşeri
 bilimler aslında akademiyle uyumsuz, sekülerleştirme niyetiyle
üniversitenin içine çekilen alanlar. Çünkü sana bir hayat tarzı ima
ediyor; sanatın nasıl olması, edebiyatın, şiirin ne olması gerektiği ile
 ilgili telkinleri var. Bunu tarafsızlaştırmak adına, birer bilim dalı
gibi üniversite içine çekildiler. Fotoğraf bir bilim değil ki, eğitimi
üniversitede yapılabilsin. Ya da İspanyol Dili ve Edebiyatı… 2005’ten
itibaren kadrolu olarak işin içinde olunca, net gördüm ki bu işlerin
üniversitede yeri yok.

**Haklısınız, üniversite bu gibi sanatları için uygun yer değil. Derneklerin durumunu da konuştuk… Geriye Galata Fotoğrafhanesi gibi, bu işin eğitimini doğru biçimde verebilen az sayıdaki kurum kalıyor.**

Evet, Fotoğrafhane
 benzeri kurumlar olması lazım. Ankara’daki Ka Atölye de öyle bir yer.
Veya Andy Warhol’un Fabrika’sı… Bunlar doğru formatlar. Yapabiliyorsak,
böyle yerler yapmalıyız. Ben de Galata Fotoğrafhanesi var olduğu sürece,
 o kurgunun içinde kalmak istiyorum, çünkü arkasında hep bu düşünceler
var. İnandığımız şekilde eğitimi orada yapıyoruz. 

***Röportaj:** Arzu Aybat Yaşar*
