# Usta Bir Fotoğrafçı, Sınır Tanımaz Bir Gezgin: Özcan Yurdalan

Author: Ethem Onur Parlar

Editorial Role: Original Article

Published: 2018-10-08

Publisher: SanalSergi

Language: tr

Content Type: Editorial Article

Translation: no

Canonical: https://www.sanalsergi.com/usta-bir-fotografci-sinir-tanimaz-bir-gezgin-ozcan-yurdalan/

Cite: Ethem Onur Parlar, "Usta Bir Fotoğrafçı, Sınır Tanımaz Bir Gezgin: Özcan Yurdalan", SanalSergi, 2018-10-08, https://www.sanalsergi.com/usta-bir-fotografci-sinir-tanimaz-bir-gezgin-ozcan-yurdalan/

Summary: Dünyaya, dünyayı keşfetmek için gelmiş, seyahat ve fotoğrafçılık ile bunu gerçekleştirmiş değerli bir isim ‘Özcan Yurdalan’. Evrensel kültüre yazdığı kitaplar ile de katkı sağlayan Özcan Bey, fotoğrafın kuramsal kısmına da…

Categories: Röportajlar

Tags: Erkam Bülbül, Özcan Yurdalan

Featured Image: https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2018/10/gezgindergi-roportaj-ozcan-yurdalan-8-620x330.jpg

---

Dünyaya, dünyayı keşfetmek için gelmiş,
seyahat ve fotoğrafçılık ile bunu gerçekleştirmiş değerli bir isim
‘Özcan Yurdalan’. Evrensel kültüre yazdığı kitaplar ile de katkı
sağlayan Özcan Bey, fotoğrafın kuramsal kısmına da kafa yoran, deyimi
yerindeyse felsefi temellendirmesini yapan isimlerden biri. Kendisiyle
keyifli, dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdik. Gezgin ruhlu, fotoğrafa
meraklı dostlarımızın beğeneceğini umuyoruz.

**Önce sizin kelimelerinizle kendinizi nasıl tanımlarsınız, yani Özcan Yurdalan kimdir?**

Valla doğrusu kendime bir sıfat
yakıştırmadım şimdiye kadar. Aslına bakarsan, içini yeterince
dolduramayacağım endişesiyle oldu bu. Öte yandan, hayatta durduğum yer
itibariyle seyyahlığın ne demek olduğunu birazcık bilen, fotoğrafçılığın
 ne anlama geldiğinden az çok anlayan birisi olarak tanımlıyorum
kendimi. Ama hani “evet ben bir seyyahım” diyemiyorum doğrusunu istersen
 . Çünkü onun başka türlü bir şey olduğunun farkındayım, yani
seyyahlığın. Bununla birlikte, fotoğraf çekerek, yazı yazarak ve seyahat
 ederek kendimi var ediyorum. Bu var ediş aynı zamanda da bir merak ve
bir karşı koyuşu beraberinde getiriyor. Hayatta bizim için çizilmiş olan
 tüm sınırların, içsel ve dışsal sınırların hepsine bir itirazı ve bir
arayışı içeriyor, beyinlerimizle birlikte duygularımızı ve
bedenlerimizin hareket olanaklarını kısıtlayan, çerçeveleyen sınırlara
bir karşı koyuşu içeriyor.

![](https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2018/10/gezgindergi-roportaj-ozcan-yurdalan-1.jpg)

Bu dünyanın hepimize yetecek kadar büyük
 olduğunu düşünüyorum. Dünyadaki kaynakların hepimizi besleyecek kadar
zengin olduğunu düşünüyorum. Ama bunların paylaşım ve dağıtımında bir
problem olduğunu biliyorum. Ve günümüzdeki medeniyetin de çok kaçınılmaz
 bir medeniyet olmadığının farkındayım doğrusu. Hani bize dayatılan
medeniyetin, bunu derken neyi kastediyorum, tüketim toplumu medeniyetini
 işaret ediyorum. Bu medeniyet dışında başka hayatlar var mı diye merak
ettiğim için de dünyanın, bizim coğrafyamızın, daha doğusuna doğru
gitmeye çalışıyorum. Yani bir merak ve bir itiraz için yolculuk
yapıyorum. Bu yolculuklar sırasında fotoğraf çekiyorum bir taraftan, bir
 taraftan da kitaplar yazıyorum. Böyle kendimi böyle tamamlıyorum ya da
tanımlıyorum yani.

**Önce biraz seyyahlığınızdan ve gezilerinizden, ‘Sarı Otobüs’ ten bahsedelim. ‘Sarı Otobüs’ nereden çıktı? **

Seyahat dediğimiz şey birkaç kategoride
ele alınabilecek bir mevzu. Tek bir başlık altında toplayamayız insanın
seyahat etkinliğini. Çok farklı tarzları var biliyorsun yolculuk
yapmanın. Bunların iki uçta olanlarından bir tanesi, turist gibi gezmek
ise öbür uçta gezgin gibi gezmek var. Seyyahlık var. Bu ikisinin
arasında ayrıca pek çok gezme biçimi ve saiki söz konusu… Turist gibi
gitmek bizim hiç hazzetmediğimiz, kendimizi hiç içinde düşünmediğimiz
bir gezme biçimi. Turizm ve turistlik. Çünkü biliyoruz ki turizm
dediğimiz şey yani kitle turizmi, endüstriyel turizm, paket turlar gayet
 zararlıdır. Gittiği kültürü bozar coğrafyayı bozar, girdiği yeri
tarumar eder, bu kadarla kalmaz turist olarak içine alıp götürdüğü
insanı da bozar. Turist gibi gezmek hem gidilen yer açısından hem o
faaliyete katılan insan açısından pek iyi bir şey değildir. Ama yola
düşmek, alıp başını gitmek, turizm endüstrisinin nesnesi olmadan gezmek
öyle değil tabi. Gezmek dediğimiz şey daha bir kendi başına olmayı, daha
 az programlı yolculuk etmeyi, paketlenmeden gitmeyi gerektirir ki o hal
 insanın dünyasını geliştirir; barışa hizmet eder. Gezmenin her zaman
yanında oldum, tarafını tuttum, kendi başına gezmeye niyetlenenleri
desteklemeye çalıştım ama endüstriyel turizmin zararlı bir şey olduğunu
da hep söyledim. Bunu söyleyen sadece ben değilim. Dünya turizm örgütü,
Birleşmiş Milletlerin ilgili organları falan da kitle turizminin,
risklerine işaret ediyor ve “sürdürülebilir turizm” i destekliyor.

![](https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2018/10/gezgindergi-roportaj-ozcan-yurdalan-2.jpg)

**Biz de Gezgin Dergisi olarak kitle turizmine kesinlikle karşıyız.**

Bir uçta bu var dedik, yani endüstriyel
turizm-kitle turizmi ya da paket turlar, öbür uçta ise seyyahlık var.
Seyyahlık hani sırt çantasını alıp çok fazla plan program yapmadan bir
yerlere doğru yola çıkmak, yolu yaşamak, gittiğin yerde oranın insanıyla
 birlikte yaşayarak ve onun kültüründen bir şeyler almaya, öğrenmeye
çalışarak kendini değiştirmeye çalışmak var….. bu ikisinin arasındaki
yelpazedeki gezme biçimlerinden bir tanesi ise “sarı otobüs tarzı” gezi.
 Sarı otobüs bizim icat ettiğimiz bir şey değil yani adını biz koyduk
ama böyle geziler 60’larda başlıyor. 60’larda bazen Londra’dan bazen
Berlin’den yola çıkan ve mutlaka İstanbul’da uzun bir mola veren,
Sultanahmet’te duraklayan ve puding shop’ta (hala açık) insanları
toparlayıp doğuya doğru, başka bir medeniyete, başka bir anlayışa doğru
yol alan “magic bus” lar var.

Bu yolculukların temel prensibi, birbirini tanımayan az sayıdaki insanın bir araca doluşup kara yoluyla ve yavaş yavaş(**E.B.-sindire sindire**)
 evet sindire sindire, kültürlerden, coğrafyalardan, iklimlerden geçerek
 bir yere gitmelerini içeriyordu. Bu yolculuklarda amaç varmak değil,
yolda olmaktır, yolun kendisini yaşamaktır. Şimdi maalesef bölgemizdeki
savaşlar, şiddet, bu yolculukları kesintiye uğrattı. Biz bu arada bir
boşluk yakalamış olacağız ki her yıl bir sefer olmak üzere on, onbeş kez
 İstanbul-Katmandu seferleri, birkaç kez de İstanbul-UlanBatur ya da
İstanbul Beyrut seferleri düzenledik. Kendi meşrebimizce yaptık bu
yolculukları ve adına sarı otobüs dedik. Niye sarı otobüs dedik? Sarı
bir kere o coğrafyaların sık yaşadığı renklerden biridir. Zengin ve
sıcak bir renktir aynı zamanda. Beatles’in içeriği biraz bu gidişleri
andıran “yellow submarin” şarkısı vardır bir de Nabi Üçüncüoğlu’nun
“Sarı Otobüs’ün mavini” şiiri vardır. Adalet Ağaoğlu’nun “Sarı Mersedes”
 ini biliriz. Yani sarı renk ister denizaltı olsun, ister otobüs isterse
 taksi fark etmez bir şekilde edebiyata vasıtalar üstünden yansımış.
Bizi her yıl yirmi bin kilometre götürüp getiren vasıtamız da sarı bir
otobüstü. Adını öyle koyduk öyle de yerleşti. Bugün memlekette gezi
mevzularıyla az çok ilgilenenler bir tarz olarak sarı otobüsten
haberdarlar.

Sarı otobüsün içinde 10-12 kişilik ranza
 yataklar, çalışma masaları var, arkasına bir sahra mutfağı
yerleştiriyoruz, kendine yeterli halde yola çıkıyoruz yani. 10-12 kişi
bazen 15 kişi. O yolculukta hayatı beraber üretiyoruz, hem yolları hem
hayatı birlikte üretiyoruz. Her şey minimalde, sadece ihtiyacımız kadar
malzemeyle yola çıkmak, aynı zamanda bir terbiyeyi de beraberinde
getiriyor, yani hayatta bu kadar çok eşyaya ihtiyacımız var mı
gerçekten. Bir ki ay boyunca pekala az miktarda eşyayla bayağı da zorlu
koşullarda hayatı idame ettirebiliyoruz.

![](https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2018/10/gezgindergi-roportaj-ozcan-yurdalan-3.jpg)

**Bu yolculuklar gerçekten birkaç ay sürüyor mu?**

Şimdiye kadar sarı otobüs adıyla
yaptığımız yolculuklar 2 ay sürüyordu. 2 ana rotamız vardı. Bir de 3.
rota eklemiştik son dönemde. Ana rotalardan ilki İran, Pakistan,
Hindistan üstünden Nepal’de Katmandu’ya ulaşıyordu. Türkiye’yi boydan
boya geçerek 5 ülkede 2 ay sürüyordu. Diğer rota yine İstanbul’dan
başlayarak doğuya doğru Türkiye’yi boydan boya geçiyor, İran,
Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Güney Sibirya üstünden
Moğolistan’a ulaşıyordu. 22 bin kilometrelik bu yol da gidiş dönüş 2 ay
sürüyordu. Bunlar dünyanın bu taraflarındaki muhteşem rotalar. Zorlu,
ama herkesin yapabileceği yolculuklar. Bu yolculuklara katılanlar hiç de
 öyle zorlu işler başaran üstün kişiler falan değil, bizim gibi değişik
yaşlardan, cinslerden, kesimlerden sıradan insanlar. Üçüncü rotamız ise
daha kısa İstanbul’dan çıkıp Suriye, Ürdün ve Lübnan’dan dolaşıp geri
geliyorduk. Ama maalesef başımızın belası olan, canlı ve cansız alemin
düşmanı olan savaşlar, bölgesel gerilimler ve şiddet ortamı bu
yolculukları imkansız hale getiriyor. Pakistan’daki durum
İstanbul-Katmandu rotasını kesti, Suriye’de yaşananlar Ürdün ve Lübnan
bağlantısını imkansız hale getirdi. Bir taraftan adil bir barışın ve
gerçek bir huzurun bölgemizde yerleşmesini istiyoruz bir taraftan daha
küçük gidişlerle sarı otobüs yolculuklarını sürdürüyoruz. İran’a
gidiyoruz, ne bileyim yakında Balkanlar rotasını açacağız. Böyle böyle…

**Doğu’ nun derinliklerini yakından tanımış biri olarak ülkemizi kültürel konum itibariyle nereye koyuyorsunuz?**

Yani nedir dünyadaki yerimiz, biz kimiz,
 neyiz diye baktığın zaman bir kere kıyaslamayla yaklaşmamak gerektiğini
 düşünüyorum, kültürlerin hiç birini birbirleriyle karşılaştırmamak
gerektiğini düşünüyorum. Çünkü özellikle batının doğuya bakışında bir
karşılaştırma, klişeleştirme var. Hani ağırlıkla da oryantalizm üstünden
 kendisini merkeze koyup bizim gibi doğu toplumları uyuşuk, tembel,
değişmez, yapamaz, ama bir o kadar da egzotik, renkli, gizemli,
esrarengiz bilmem ne gibi bir algı var. Şimdi bu klişelerin doğru
olmadığını düşünüyorum, ama neye benziyoruz sorusunu ben de soruyorum
kendime. Durum şöyle biliyor musun, batıdan Türkiye’ye girdiğin zaman
“ya biz doğuluyuz” diye görüyoruz ama doğudan Türkiye’ye girdiğin zaman
“tamam biz batılıyız, daha batılıyız” diye düşünüyoruz. Yani Türkiye
geldiğin yere göre farklı izlenimler bırakıyor insanda.

![](https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2018/10/gezgindergi-roportaj-ozcan-yurdalan-4.jpg)

Türkiye böyle ikisi arasında bir yerde (**E. B.- galiba coğrafi olarak da doğru bir yerde duruyoruz o zaman**)
 tam ikisinin arasında ama şöyle bir şey var mesela birkaç gün önce
Almanya’dan geldim ya, Almanya’dan gelip de Türkiye’ye girdiğin zaman
biz Avrupalı da değiliz daha çok Amerikalıyız diye düşündüm biliyor
musun. Yani reklamlar, dükkanlar, kullandığımız tuvalet ekipmanı ne
bileyim işte trafik ışıkları bilmem neye kadar Avrupa’da pek olmayan ama
 daha çok Amerika’da var olan bir teknik alt yapıya sahibiz. Hatta belki
 düşünce itibariyle de yani biz doğulu da değil, Avrupalı da değil, yani
 biraz daha Amerikalı gibiyiz. Ben son gelişte böyle bir algıya
kapıldım, yani yönümüzü daha çok okyanus ötesine çevirmişiz biz. Mesela
Münih Üniversitesinde bir hafta boyunca bir çalışma yaptık, Türklerin
Almanya’ya götürülüşünün 50. yılı ya, bu temayı işleyen belgesel
fotoğraf ve yaratıcı yazma temelli bir seminer yaptık öğrencilerle.
Bütün okulda kara tahta ve tebeşir kullanıyordu hocalar biliyor musun,
başka bir şey kullanmıyorlardı.

Tuvaletlerde musluklar çevrilerek
açılıyordu havlu niyetine kağıt kullanmıyorlar mesela, onun yerine
dönerek değişen bez havlular falan kullanılıyor böyle. Yani bizdeki yeni
 eğilimlerden hayli farklı alışkanlıkları. Şehrin trafik altyapısı da
öyle. Almanya tek örnek değil yani İtalya’dan, Hollanda’dan da örnek
verebilirim. Daha çok Amerikalılara benziyoruz ya da gözümüzü oraya
dikmişiz ya da Amerikalılar çok iyi biçimde bizim alt yapımızı düşünce
sistemimizle beraber belirlemeye başlamış. (E. B.- yani bize birileri
bir şeyleri çok iyi satmış) Tabi çoğaltılabilir bu örnekler, mevzuyu çok
 uzatıyoruz belki ama mesela hani bizde saniyeli trafik ışıkları var ya,
 böyle bir şey Amerika’da var Avrupa’da ben görmedim. (**E. B.- çok acelesi olan bir millet olmakla alakalı**)
 Doğuyla konumumuz bu şekilde. Oradan gelince öyle buradan gelince
böyle… Bu kötü değil ama biliyor musun. Ben bunun pozitif bir şey
olduğunu düşünüyorum. Çünkü zaten biz Türkçe konuşan insanlar olarak
dünyada en fazla alfabe değiştiren toplumlardan biriyiz, çevreye gayet
hızlı uyum sağlayabilen, çok kolay farklı kılıklara ve kalıplara
girebilen bir yapıya sahibiz. Dolayısıyla şimdi de böyle bir amorf ama
aynı zamanda çok kolay şekil alıp kendini evriltebilecek toplumsal bir
yapıya sahibiz, bu dinamik yapının doğasına uygun mecrayı bulduğunda çok
 kötü bir şey olmadığını düşünüyorum.

**Hissederek yaşayabileceğiniz şehirler hangileridir?**

Ben aslında hiçbir yerde sabit yaşamak
istemem, İstanbul da buna dahil. Hep aynı yerde yaşıyor olmak nerede
olursan ol bir süre sonra sıkıyor ve kendini tüketmeyi getiriyor. En
iyisi hareketli yaşamak, yani değişik yerlerde değişen hayatlar yaşamak.
 Benim için böyle kısa vadeli, ama böyle gidip de içinde……. Hissederek
yaşamak isteyeceğim birkaç yer var. Bir tanesi İsfahan, biliyorsun çok
önemli bir dünya kentidir, hem kültür olarak, hem kentsel mimari olarak,
 hem insanların şehirle kurdukları ilişki açısından. Mesela gayet yaygın
 kamusal alanlar vardır İsfahan’da. Parklar, bahçeler, nehir kıyısı
yeşillikler… İsfahanlılar bahardan itibaren gece gündüz, kadın erkek
çoluk çocuk kentin kamusal alanlarında yaşar. Malum şehir demek,
insanların ortaklaşa kullandığı mekanlar ve şehirlilerin buraları
kendine ait hissetmesi demektir. Böyle alanlarınız yoksa dünyanın en
güzel coğrafyasına yerleşmiş olsanız bile bir şehirden-kentten söz
edemeyiz. Bir süre İsfahan’da yaşamak isterim. Nepal’de dağlarda küçük
köyler vardır, Annapurnalar’daki o köylerin birinde bir süre yaşamak
isterim mesela. ….Müthiş bir sükunet ve yumuşak, hoş ilişkiler vardır
insanlar arasında. Tümüyle doğayla barışık bir hayat sürerler, biraz
orada yaşamak isterdim. Bir süre de şeyde Kalküta, Hindistan’da çok
önemli bir kenttir, kültür sanat kentidir, orada da bir süre yaşamak
müthiş bir deneyim olurdu diye düşünüyorum. Bunun gibi birkaç şehir
sayabilirim ama sürekli nerede kalırsın dersen? Hiçbir yerde kalmak
istemem doğrusu.

![](https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2018/10/gezgindergi-roportaj-ozcan-yurdalan-5.jpg)

**Sokakta fotoğraf çekmenin adabı var mıdır?**

Tabi, bir kere nerede olursa olsun, yani
 stüdyoda değil de sokakta fotoğraf çekmenin başlı başına bir adabı
olduğunu düşünüyorum. Biraz şuradan başlayarak konuşmak gerek: Fotoğraf
çok yeni bir buluş daha, hayatımıza çok yeni girdi. 200 yıl bile olmadı
ki çok kısa bir süre bu insanlık tarihi için. Fotoğraf önemli bir buluş
olarak girdi hayatımıza ve gerek insan düşüncesinde, gerek toplumsal
hafızada yepyeni bir kurgu yarattı. Bugün hala felsefi olarak, edebi
olarak fotoğrafı tam anlamıyla kavramış değiliz, teknik bir çoğaltma
aracı olarak hayatımızın bu kadar içinde olmasına rağmen. Malum cep
telefonlarına bile sirayet etti fotoğraf. Teknik bir araç olarak değil
de bir kavram olarak fotoğrafı henüz bir yerlere yerleştirmiş değiliz.
Sürekli bir arayış hali, bir çaba, bir anlamlandırma gayreti var. Neyin
nesi bu fotoğraf? Ve ama şunu biliyoruz ki fotoğraf saldırgan bir şeydir
 , fotoğrafçılık saldırgan bir eylemdir aynı zamanda. Birisinden bir şey
 almaktır. Aldığın şey onun bir suretidir imajıdır ya da İranlıların
dediği gibi bir “aks”idir, yansımasını alıyorsun sen direk o insanın,
onu bir biçimde alıyorsun. Şimdi fotoğrafçının kendisine şu soruyu
sorması ve kendini ikna edecek cevabı verebilmesi gerekir: “Buna hakkım
var mı?” ya da “nasıl bir hak bu sınırları nereye kadar? “Fotoğraf
çekerken nasıl davranmalıyım?” Burada fotoğraf etiği dedikleri şey
devreye giriyor. “Fotoğrafını çektiğim, suretini aldığım insana karşı ne
 gibi sorumluluklarım var benim?”

Bütün bunları düşünmeli fotoğraf çeken
insan. Bu yanıyla fotoğrafçılık üstünde düşünülmesi gereken bir mevzu.
Tanımadığın, bilmediğin insanların fotoğraflarını çekiyor ve ister sanat
 olarak ister başka bağlamlara taşıyarak birilerine gösteriyorsan burada
 çeşitli hassasiyetlerle birlikte sorumluluklar da devreye giriyor. Gezi
 fotoğrafçılığı iyidir, güzeldir, gezerken hatıralarını çekersin,
gördüğün yerleri fotoğraflarsın bilgisayarında biriktirirsin, sorun yok.
 Ama gezilen yerler fotoğrafa kaydedilerek bir şekilde çoğaltılıyor ve
kamusallaşıyorsa, gezi fotoğrafçılığının da temel işlevi kendini
dayatır. Gezi fotoğrafçılığı, reklam fotoğrafçılığının bir dalıdır.
Çünkü nasıl ki bir reklam fotoğrafçısı bir ürünü tüketilsin diye iyi
yönleriyle tanıtmak için gösteriyorsa, gezi fotoğrafçısı da gittiği yeri
 güzel yanlarıyla, iyi yanlarıyla gösterir ve başkalarını oraya gitmeye
teşvik etmek için çeker o fotoğrafları. Yani bir tür tanıtım
fotoğrafıdır gezi fotoğrafı. Ama bunun dışında bir dizi başka
fotoğraflama tarzları söz konusu ki bunlardan bir tanesi belgesel
fotoğrafı dediğimiz, foto röportaj dediğimiz metot. Bu metodun temelinde
 yatan unsur, fotoğrafçının ele aldığı konuya dahil olması, onunla
birlikte yaşaması, görüp, çözümleyip, hissedip, anlayarak
fotoğraflamasıdır.

Yine yavaş gerçekleşecek bir süreç tabi
ki bu. Ve bu sürecin temelinde yatan şey de anlamak. Belgesel fotoğrafçı
 anlamak için fotoğraf çeker, anlatmaktan önce anlamaktadır mesele. Bir
konuyu merak ediyorsan nedir bu diye, onu belgesel proje olarak ele al
anlarsın. Belgesel fotoğrafın gezi fotoğrafından temel farkı bu. Öte
yandan gezi fotoğrafının önemli bir işlevinden söz etmek gerekir.
Özellikle bizim gibi kapalı toplumlarda insanların ufkunu açan bir yanı
var gezi fotoğraflarının. Başka hayatlar var, başka giysiler var, başka
davranışlar var, başka inanışlar var, başka türlü coğrafyalarda yaşayan
insanlar var, onları gösterir gezi fotoğrafı ve mümkünse merak
uyandırmalı. Bunun toplumsal faydasını inkar edemeyiz doğrusu.

![](https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2018/10/gezgindergi-roportaj-ozcan-yurdalan-6.jpg)

**Gezerken çekilen fotoğrafa belgesel fotoğraf diyemez miyiz?**

Yok gezerken olmaz o ama şöyle olur, bir
 yolculuğun belgeseli yapılmaz mı? Yapılır elbette. Ama o, o amaçla
çıkılan bir yolculuktur yani bir belgeselini hazırlamak üzere çıkılan
bir yolculuktur.

**Birbirine benzer 3 şehri belgesel olarak fotoğraflamak için yola çıktığımız zaman yine bir geziye çıkmış oluyoruz.**

Temelinde gezi vardır tabi. Fotoğrafın
temel kurallarından biri şu: “Fotoğraf çeken gezer, gezen de fotoğraf
çeker.” Bu değişmez bir kural ama şu var ki, ikisi iki kutuptur. Seyahat
 etmek ve fotoğraf çekmek iki aynı kutuptur, birbirini iter. Fotoğraf
çekerken gezemezsin yani gezmenin gereklerini yerine getiremezsin.
Gezerken fotoğraf çekersen o geziyi bozarsın. Hissedemezsin çünkü,
fotoğraf bambaşka bir akıldır biliyorsun, derin bir konsantrasyon, üstün
 bir denge ve hızlı bir zihinsel işleyiş gerektirir. Velhasıl her şeye
fotoğraf gözüyle ve fotoğraf arayarak bakmak etrafta fotoğraf görmeye
çalışmak seyyahı bozar.

**Sizin için fotoğrafçılık nasıl başladı?**

70’lerin sonunda lise sondayken
fotoğrafla ilgilenmeye başladım, ama niye? Yazı yazıyordum, hep yazıyla
bir ilişkim oldu hayatım boyunca. Okul gazetesi çıkarmaktan bilmem neye
kadar. E tabi hikayeler yazıyoruz o dönemde. Yazdığım metinlere destek
olsun diye fotoğraf çekmeye başladım. Çünkü hep öyledir ya o yaşlarda,
öteki hayatları yazarsın, güçlükle sürdürülen hayatlara tanık olursun
……. falan, işte o dönemde toplumcu gerçekçilik akımı yaygın, köy
edebiyatı falan bir hayli yaygın. Biraz da o merak ve özentiyle hayatını
 anlatacağım insanların fotoğraflarından yola çıkmak için başladım
fotoğrafa. Sonra hep kaldı işte hayatımda

**Fotoğrafçılığın kuramsal kısmına da kafa yoran birisiniz. Fotoğraf sanat mıdır?**

Aslında şöyle bir şey ben de “sanat
nedir” diye merak ediyorum aslında, nedir bu sanat dediğimiz şey? Ne
zaman tanımladık ilk sanatı ve bugün ne? Sanat diye neyi tanımlayıp ne
anlıyoruz? Bunu bir soruyorum. Fotoğraf açısından bakacak olursak,
fotoğrafın sanat olup olmaması hakikaten hiç önemli değil. Sanat olması
fotoğrafa hiçbir şey katmaz, sanat olmaması da hiçbir şey eksiltmez
fotoğraftan. Fotoğrafın kendisi güçlü bir iletişim aracı, dönüştürme
enstrümanı ve adabıyla gerçekleştirmişse eğer fotoğrafçıyı geliştiren
bir yöntem. Fotoğrafçılığın toplumdaki yansımasına baktığımız zaman
sanatın bir dönemdeki etkisi ve yansıması kadar güçlü bir etkisi
olduğunu görüyoruz. Bunu net olarak şöyle söyleyeyim, aslında fotoğraf
olması gerektiği gibi yerleşik değerler için zararlı bir şeydir,
yıkıcıdır; göstermeye ve sorgulatmaya muktedir olduğu için ve herkes
yapabildiği için bu böyledir. En azından sivri tırnakları hala
sökülmemiştir. Halbuki sanat yaygın görünümüyle evcilleşmiş,
uysallaşmış, sermayeyle işbirliği haline gelmiştir. Belki de hep
böyleydi de 1917’de başlayan süreç bizde bir yanılsama yarattı ve biz
hala onun etkisindeyiz… Ve aslında ben sanattan pek anlamadığım için
bunları söylüyorum belki de.

![](https://www.sanalsergi.com/icerik/uploads/2018/10/gezgindergi-roportaj-ozcan-yurdalan-7.jpg)

**Belgesel fotoğrafçılık üzerine kitaplar yazdınız. Peki, fotoğrafın kuramsal kısmına özel ilginizin sebebi nedir?**

Bizde fotoğraf matbaa gibi değil mesela,
 telgrafla fotoğraf bulunduktan çok kısa süre sonra giriyor Osmanlı
topraklarına. Hatta yanılmıyorsam telgraf ilk kez Osmanlıda
kullanılıyor. Fotoğraf derhal sarayda şehzadelere öğretiliyor… Evet
yıldız albümleri, çok azını görebildik ama belli ki olağanüstü bilgi ve
tanıklık yüklü görüntüler… olağanüstü… Evet Osmanlı topraklarına
fotoğraf hemen giriyor. Ama bu eski ilişki, yani fotoğrafın bu
coğrafyada uzun yıllardır var oluşu, aynı zamanda bir düşünsel altyapıyı
 da beraberinde getirmiyor, daha çok pratik bir uygulama olarak ele
alınıyor fotoğraf. Dünyada her ne kadar tanımlar tam olarak yerleşmemiş
olsa bile felsefecilerin, düşünürlerin, araştırmacıların gayretleri var.

Metinler üretiyorlar. Fotoğrafçılık
sadece fotoğraf üretmekle olmaz, düşünsel altyapısına dair metinler
üretilmeli, haliyle ve öncelikle akademya yapmalı bunu. Türkiye’de böyle
 bir altyapı yok. Fotoğraf dendiği zaman tek bir başlık anlaşılıyor, o
da büyük oranda hobi fotoğrafçılığı. Bizim memlekette güzel görüntü
yaratma marifeti olarak anlaşılıyor fotoğrafçılık ki bu sığ uğraşın da
ne düşünsel bir altyapıya ne de felsefi derinliklere ihtiyacı var.
Fotoğrafçılık bir umman, geniş bir alan. Bu alanın ayrıştırılarak belli
kategorilerde ele alınması, zihinsel altyapısının ve metodolojisinin
oluşturulması gerekiyor. Bu alanlardan bir tanesi de belgesel fotoğraf,
başka bir deyişle fotoğraflarla bir hikaye anlatma işi. Kendi adıma
hissettiğim ihtiyaç şuydu: “Bir işi yapıyorsam eğer bunun kuramsal
altyapısını da sahip olmalıyım. Var mıydı yoktu haliyle. Ben de kendi
ihtiyacımı karşılamak için “Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj” diye bir
kitap yazmaya kalkıştım. Fotoğraflarla bir hikaye anlatma işi olarak ele
 aldığım metot aynı zamanda bir anlama yöntemi olarak çıktı karşıma.
Doğrusunu söylemek gerekirse fotoğrafın kuramsal yanı uzun süredir
pratiğinden daha fazla ilgimi çekiyor.

Şu sıralar sokak fotoğrafçılığına dair
okuyorum, araştırıyorum ve bakıyorum. Sokak fotoğrafçılığını yazmaya
başlayacağım. Neyin nesidir nasıl yapılır? “Anlamlı An ve Sokak
Fotoğrafçılığı” diye yaklaşacağım mevzuya. Andaki anlamı nasıl yakalarız
 sokakta, gibi bir şey olacak. Öte yandan yolculukları boşlamış değilim,
 Geçen yıl malum Evliya Çelebi’nin 400. Doğum yılıydı Ben bu yıl Evliya
Çelebi’nin Anadolu’da gittiği 15 şehre gidip yeniden bakacağım ve
fotoğraflı, ciltli yakışıklı kitaplardan birini yapacağız Kıvılcım
Ajansın bir projesi olarak. Şimdi elimde o iş var.

**Caroline Finkel ve Kate Clow
Evliya Çelebi’nin gezdiği yerleri o günkü usullerle gezdiler. Peki sizin
 seyahat projelerinizde böyle bir tercih söz konusu mu?**

O tabi keşke olabilseydi, öyle bir şey
yapabilseydik ama zor, çok zor. Bizde bu mevzuları sermayenin
anlayabilmesini ve masraf edebilmesini sağlamak at sırtında Evliya
Çelebinin izini sürmekten daha zor. Geçen sene mesela bu Evliya Çelebi
yılı çok gürültüye gitti. Sizin yaptığınız harita çalışması gibi bir kaç
 çalışma daha var. Sanırım iki tane sempozyum var, bu kadar. Halbuki çok
 sayıda faaliyet, yayın, toplantı, sergi vs. yapmamız gerekiyordu.
Üretimler yapılması lazımdı yapılmadı ve de çok yazık oldu yani Evliya
Çelebi’ye de Unesco’nun o ilanına da çok yazık oldu. Bizim yapacağımız
çalışma çok daha mütevazı olacak bir fotoğrafçı ile bir yazar Evliya
Çelebi’nin baktığı şehirlere bugünden bakacaklar, bir rota izlemeen,
böyle bir şey…

**Evliya Çelebi hazretlerinin rotasını aynen takip etmek mümkün gözükmüyor değil mi?**

Bir haç rotası var işte söz konusu olan galiba. Onunla da Kütahya’ya kadar gittiler daha devam etmediler.

**Caroline Finkel hoca Kütahya’ ya
 kadar dümdüz gidebildi. Kütahya’ dan sonraki rota yine karışmıştır.
Fotoğrafçılığın akademik yönü hakkında ne düşünüyorsunuz?**

Ben genel olarak da baktığım zaman şöyle
 düşünüyorum: Akademizm her zaman en tutucu fikirlerin var olduğu bir
yapıdır. Bu hep böyledir yani, akademizmadan ileri fikirler, yaratıcı
düşünceler falan genellikle çıkmaz. Hele Türkiye’deki yapıda son derece
kısır bir ortamdır akademi. Akademiden birinci planda beklediğimiz
elbette ki öğrenci yetiştirmesi ama öbür taraftan da misyonu gereği
bilimsel araştırmalar yaparak ve kategoriler yaratarak yayın
çıkarmasıdır. Peki Türkiye’de akademinin ne durumda olduğunu anlamak
için ikisine de bakalım, öğrencilere ve yayınlara. Mesela piyasadan pek
çok arkadaşımız ,okullu fotoğrafçıların şase takmayı bilmediklerinden
şikayet ederlerdi. Öte yandan akademi kaynaklı yayınlara baktığımız
zaman hala fotoğrafın ilk dönemlerinden kalma teknik yayınlarla ve hobi
fotoğrafçılığı karatında yayınlarla karşılaşıyoruz. Türkiye fotoğrafı
gibi fotoğraf akademyasının da dünyada herhangi bir karşılığı yok. Artık
 küresel hallerde yaşıyoruz ya, bir kitabın bu coğrafyanın dışında, yani
 batıyı işaret etmiyorum doğuda ve batıda bir etkisi olması lazım ki
ciddiye alınacak bir akademizmadan söz edilebilelim. Bugüne kadar böyle
bir durum yoktu ama şöyle bir umut var, yeni bir akademisyen kuşağı
yetişiyor. Bunlar akademinin içinden yetişen akademisyenler. İlk kuşak
akademisyenler hobi derneklerinden yetişmişlerdi, yeni kuşak akademinin
içinden yetişiyor ve eğer izin verilirse yani onların zihinlerine konmuş
 olan kalıpların kabuklarını kırmalarına izin verilirse bence yeni kuşak
 akademisyenler, daha ileri işler yapabilecekler. Öte yandan haber
fotoğrafçılığından açacak olursak mevzuyu, onun durumu zaten bir hayli
içler acısı.

**Haber fotoğrafçılığı hakkında düşünceniz nedir?**

Akademiden haber fotoğrafçılığı
konusunda pek bir hayır yok ama gazetelerin kendi içinde yaptıkları bazı
 çalışmalar var. Zaman fotoğraf servisinin gazete rutinini aşan
çalışmaları mesela. Ama Türkiye büyük bir ülke, hepsi birkaç gruba ait
olsa bile pek çok gazete dergi çıkıyor. Onlardan birkaçının kendi içinde
 haber fotoğrafçılığı eğitimi yapması ihtiyacın ne kadarını
karşılayabilir ki…

**Engin tecrübelerinize, hoş sohbetinize bizi dahil ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.**

Rica ederim.

**

Röportaj:**Erkam Bülbül** Fotoğraflar:**Özcan****Yurdalan**

*Bu yazı 2012 yılının Mart ayında yayınlanan Gezgin dergisinin 61. sayısından alınmıştır.*
