Duane Michals’ın 1966 Alaska yolculuğunda çektiği ve yıllarca arşivde kalan fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkıyor. Sert doğa koşulları, kaybolan yerli kültürler ve dondurucu bir deneyim… The Marriage of Jack Frost and Snow White ile Michals’ın hiç görülmemiş Alaska serisi yeniden keşfediliyor.
1966 yılında Duane Michals, Alaska’ya giden bir uçağa bindi. Esquire için Alaska yerlilerini fotoğraflamak üzere çıktığı bu kısa görev, beklenmedik şekilde üç haftalık zorlu bir deneyime dönüştü. Soğuk öylesine sertti ki, bir daha asla ısınmak mümkün olmadı. Bu yolculuktan yalnızca birkaç fotoğraf Esquire dergisinde yayımlandı; geri kalanlar ise Michals’ın binlerce görülmemiş fotoğraftan oluşan arşivinde yıllarca saklı kaldı. Şimdi ise bu görüntüler, sanatçının “The Marriage of Jack Frost and Snow White” adını verdiği küçük bir dijital kitapta ilk kez gün yüzüne çıkıyor.
Kendisini “dışavurumcu” olarak tanımlayan ve fotoğrafla hikâye anlatımında çok kareli sekansların öncülerinden biri olarak bilinen Michals, arşivini yavaş yavaş tarayarak daha önce hiç görülmemiş görüntüler yayımlıyor. The Marriage of Jack Frost and Snow White da bu projelerden biri; fotoğrafı metin parçaları ve dijital sanatla bir araya getiriyor. Sanatçı, telefon röportajında bu proje için “Bu, işleri ortaya çıkarmak için harika bir araç,” diyor.
Bu çalışma, Alaska’daki Mekoryuk ve Toksook Bay’de çekilmiş 29 fotoğraftan oluşuyor: yarısı siyah-beyaz, diğerleri ise yoğun mavi ve pembe tonlarla işlenmiş. Michals’ın görevi, toprakları ve kültürleri giderek ellerinden alınan, nüfusları azalan ve çocuklarını Amerikan eğitim sistemine göndermek zorunda kalan yerli toplulukları belgelemekti. Adalarda ilkokul seviyesinde eğitim vardı; ancak lise için çocuklar ana karaya gönderiliyordu. Duane Michals bu durumu şöyle anlatıyor: “Çocuklar ana karadaki okullara gittikten sonra kendi kültürlerine sırtlarını döndüler. Adalara geri dönmek istemediler ve kültür yok olmaya başladı. Yerel halk Amerikan yaşam biçimini benimsedi, ama Amerikalılar onlara kötü davrandı.”
Duane Michals’ın Alaska Serisi: Yıllarca Saklı Kalan Fotoğraflar
Esquire’da yayımlanan fotoğraf, izci üniforması giymiş bir grup Inuit çocuğun Amerikan bayrağını kaldırdığı ve içlerinden birinin trompet çaldığı bir sahneyi gösteriyordu. Bayrağın beyazı, karla kaplı manzaranın beyazıyla neredeyse aynıydı. Ancak bu kare, serinin geri kalanından ayrılıyordu: çoğu fotoğraf, denizi, gökyüzünü ve toprakları gösteren, yoğun mavi tonlara bürünmüş görüntülerden oluşuyordu.
Kitapta yer alan metinlerle fotoğraflar arasında dikkat çekici bir kontrast bulunuyor. Michals, siyah-beyaz kar manzaralarının arasına “Her şey beyazdı; daha beyaz, en beyaz,” diye yazıyor. Buna karşın, bir renkli fotoğrafta evler ve kar, derin bir mavi ışıkla aydınlanıyor. Sanatçı bu anı şöyle anlatıyor: “Büyük bir kar fırtınası vardı ve ışık garip bir şekilde maviydi. Aslında oldukça güzeldi. Ama film böyle bastı; bu, 60’lardan kalma Kodachrome II idi. O maviyi o kadar sevdim ki, siyah-beyaz bir fotoğrafı bile maviye dönüştürdük.”
Fotoğraflara bakarken, karın soğuğunu neredeyse hissedebilirsiniz. Bugün 89 yaşında olan Duane Michals, o deneyimin soğuğunu asla unutmadığını söylüyor ve bunu gençliğinde askerlik yaptığı döneme benzetiyor: “Almanya’da tanklarda görev yaparken, Şubat ayı boyunca sahadaydık ve ısınacak hiçbir yer yoktu. Eldiveninizi çıkarıp tanka dokunsanız, eliniz yapışırdı. Uyku tulumlarında yatardık ve sabah uyandığınızda üzerinizde 15 santim kar olurdu. Berbat bir deneyimdi.” Ona göre bu, Alaska’daki soğuğa en yakın deneyimdi. “Soğuktu, korkunçtu, dondurucuydu!”
Bu seri yalnızca 1960’larda Alaska yerlilerinin yaşamına ve yoksulluğuna dair bir kesit sunmakla kalmıyor, aynı zamanda hâlâ var olma mücadelesi veren bir kültürün belgesi niteliği taşıyor. Michals bu durumu “Çok üzücüydü,” diye anlatıyor. “Şimdi o kültürden geriye ne kaldı, bilmiyorum.” Yine de seride neşe anları da var: siyah-beyaz çekilmiş bir fotoğrafta çocuklar bir battaniyeyi tutarak içlerinden birini havaya fırlatıyor. Fotoğraf bulanık olsa da, havadaki çocuğun yüzündeki gülümseme seçilebiliyor; kollarını iki yana açmış halde, sanki gökyüzünde bir kar meleği yapıyormuş gibi asılı duruyor.
Bu görüntüleri neden şimdi yayımladığı sorulduğunda Michals’ın cevabı basit: neden olmasın? “İnsanların hiç görmediği onca farklı şeyim var,” diyor. “Çok şanslıyım; çok dolu dolu bir kariyerim oldu. Her şeyi yaptım. Sözde sanat fotoğrafçıları ve öğrenciler bazen ticari işe tepeden bakıyor; bu çok saçma. Ben bayıldım! Pamper reklamları yaptım, AT&T için çalıştım, The Police’in albüm kapağını çektim.”
“Ama,” diye ekliyor, “kendi işlerimi yapmaktan da hiç vazgeçmedim.” Michals’ın arşivinde o kadar çok fotoğraf var ki, isterse her hafta bu türden bir kitap hazırlayabileceğini söylüyor. Son dönemde heykel ve filmle de ilgileniyor; son sergisi New York’taki Morgan Library’de gerçekleşti ve burada kendi üretimlerini, kurumun arşiv hazineleriyle birlikte sundu. “Sanatçı kelimesinden nefret ediyorum,” diyor. “İnsan Michelangelo’yu düşünüyor; sanatın bütün o büyük tarihi geliyor akla. Hayır, hayır, hayır. Ben buna sadece işimi yapmak diyorum. İşimi yaparım ve önemli olan da budur. Kendime dışavurumcu derim: mesele fotoğraf, yazı ya da step dansı değil; mesele, anlatmak istediğin şeyi ne kadar iyi ifade edebildiğindir.”
Arşivinde hâlâ gün yüzüne çıkmamış sayısız görüntü bulunan Duane Michals, bundan sonra The Marriage of Jack Frost and Snow White benzeri daha fazla proje hazırlamayı planlıyor. Bu çalışmalar, altmış yılı aşan üretim serüveninden küçük bakışlar sunuyor. Michals’ın kariyerini bir arada tutan temel çizgi ise yaşam karşısındaki bitmeyen coşkusu; ister Andy Warhol’u fotoğraflıyor olsun, ister Alaska’nın dondurucu soğuğunda çalışıyor.
Duane Michals hakkında daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.