Monokrom, Sebastian Oakley’nin yalnızca fotoğraflarını değil, dünyayı görme ve belgeleme biçimini de değiştirdi. Fotoğrafçı, dört yıllık dönüşümünü anlatıyor.

Monokrom Fotoğrafik Bakışı Nasıl Değiştiriyor?
Yıllarca fotoğrafik tarzınızı bulmanın doğal olarak gerçekleşen bir şey olduğunu düşündüm. Yeterince fotoğraf çeker, yeterince kamera kullanır, yeterince objektif denerdiniz ve sonunda karşınıza çıkardı: Size özgü görünüm. Kendi sesiniz. Bir fotoğrafı tartışmasız biçimde size ait kılan bir şey. Ancak benim için o an, gerçekten de renkli fotoğraf çekmeyi bıraktığımda geldi.
Üstelik bu karar kısa süreli bir deneme değildi. Dört yılı aşkın süredir ağırlıklı olarak monokrom fotoğraflar çekiyorum ve gerçekten de bir kez olsun geriye bakmadım. Yaratıcı bir değişiklik olarak başlayan bu tercih, kısa sürede dünyayı fotoğraf makinesi aracılığıyla görmek istediğim biçime dönüştü. Buna bağlı kaldıkça benim için daha doğal hâle geldi; öyle ki artık çoğu zaman fotoğraf makinesini daha gözüme kaldırmadan sahneleri siyah-beyaz olarak görüyorum.
Bu sözler, yıllarca profesyonel spor fotoğrafçısı olarak çalışmış birinden gelince kulağa tuhaf gelebilir. O dönemde renk, yaptığım işin temel unsurlarından biriydi. Formaların, reklam panolarının, projektörlerin ve kalabalığın renkleriyle ortamın atmosferi, hikâyeyi anlatmanın birer parçasıydı. Spor fotoğrafçılığı anın dolaysızlığını aktarmakla ilgilidir ve renk, izleyiciyi doğrudan o anın içine taşımaya yardımcı olur. İşin doğal bir parçası olduğu için bunu hiçbir zaman gerçekten sorgulamadım.
Ancak o zamandan bu yana fotoğraf anlayışım büyük ölçüde değişti. Bugünlerde çevremdeki dünyayı belgelemekle çok daha fazla ilgileniyorum. Sıradan yerleri, insanları, binaları, manzaraları ve gündelik yaşamın bugün pek önemli görünmeyen fakat 20, 30 ya da 50 yıl sonra son derece değerli hâle gelebilecek küçük parçalarını fotoğraflamak istiyorum. İlginçtir ki bu fotoğraflardan rengi çıkarmak, konularımı daha önce hiç olmadığı kadar net görmemi sağladı.
Monokrom fotoğrafa bağlı kalmaya karar verdiğimde ışığa farklı gözle bakmaya başladım. Bir sahnedeki renklerin birbiriyle uyumlu olup olmadığı yerine gölgeleri, dokuları, biçimleri ve kontrastı fark etmeye başladım. Koyu siyahların ve güçlü parlak alanların öne çıktığı, daha yoğun ve yüksek kontrastlı bir siyah-beyaz üsluba bilinçli olarak yöneldim. Bu da bir fotoğrafa yaklaşım biçimimi tamamen değiştirdi. Artık yalnızca karşımdakini kaydetmek yerine, sahnenin tonlara nasıl dönüşeceği üzerine çok daha fazla düşünüyorum.
Bu değişim bir gecede gerçekleşmedi. Geçtiğimiz dört yıl boyunca gözüm, fotoğraflarımın nasıl görünmesini istediğime yavaş yavaş uyum sağladı. Kaldırıma düşen güçlü ışık huzmelerini, koyu renkli bir paltoyla açık renkli bir duvar arasındaki ayrımı, eski bir taş binanın dokusunu ya da sisin uzaktaki bir manzarayı nasıl düzleştirdiğini fark ediyorum. Artık dikkatimi çeken şeyler bunlar ve monokromun birçok açıdan beni daha seçici ve daha bilinçli davranmaya alıştırdığını düşünüyorum.
Monokrom fotoğrafın harika bir zamansızlığı da var. Bu sabah bir şeyin fotoğrafını çekebilirim ve doğru koşullar altında ortaya çıkan görüntü, neredeyse 40 ya da 50 yıl önce çekilmiş gibi görünebilir. Elbette dünya, bir fotoğrafın ne zaman çekildiğine dair ipuçları bırakır; otomobiller, kıyafetler, trafik işaretleri ve mimari eninde sonunda zamanı ele verir. Ancak siyah-beyaz, rengin beraberinde getirebildiği o belirgin zaman damgasını bir şekilde ortadan kaldırır. Güncel bir fotoğrafı, şimdiden arşiv niteliği taşıyormuş gibi hissettiren bir görüntüye dönüştürür.
Bu zamansızlık benim için giderek daha önemli hâle geldi. Çünkü artık fotoğraflarımın yalnızca “Burası bugün böyle görünüyordu,” demesini istemiyorum. Onların birer kayıt niteliği taşımasını istiyorum. Birinin onlarca yıl sonra bu fotoğraflara baktığında yalnızca bir mekânı değil, artık aynı biçimde var olmayan bir yaşam tarzını, ruh hâlini ve anı da görebilmesini istiyorum.
Monokromun bana giderek daha belgesel nitelikte görünmesinin nedeni muhtemelen bu. Bunun tamamen öznel olduğunun ve belgesel fotoğrafçılığın kesinlikle siyah-beyaz olmak zorunda olmadığının farkındayım. Ancak çalışmalarına tekrar tekrar döndüğüm fotoğrafçılara baktığımda, çoğu zaman rengi ortadan kaldırmanın getirdiği bir sadelik ve kalıcılık görüyorum. James Ravilious bunun özellikle iyi bir örneği. Onun kırsal İngiltere fotoğrafları yalnızca taşraya ait güzel görüntüler değildi; çevresinde yavaş yavaş değişen toplulukların, çalışma hayatının ve yaşam biçimlerinin birer kaydına dönüştüler.
Bu düşünce, bugün fotoğraf çekmek istediğim biçimle büyük ölçüde örtüşüyor. İngiltere’nin, yaşamın hâlâ eski bir düzenle bağlantılı hissedildiği bir bölgesinde yaşıyorum. Ancak bunun sonsuza kadar böyle kalmayacağının da fazlasıyla farkındayım. Eski binalar yok oluyor. Bağımsız dükkânlar kapanıyor. Çiftlikler değişiyor. Köyler genişliyor. Geleneksel publar tanınmayacak şekilde yenileniyor ya da tamamen ortadan kayboluyor. Her gün hiç düşünmeden önünden geçtiğimiz şeyler, yok oldukları anda birdenbire tarihsel önem kazanabiliyor.
Modern dünya inanılmaz bir hızla değişiyor ve bu durum, hâlâ varlıklarını sürdürürken onları fotoğraflama isteği uyandırıyor. Bu, bir binanın yan cephesine boyanmış eski bir tabela, tarlada çalışan bir çiftçi, onlarca yıldır neredeyse hiç değişmemiş bir köy dükkânı ya da insanların belirli bir yerde bir araya geliş biçimi olabilir. Bunların hiçbiri karşılarında durduğunuz anda mutlaka önemli görünmez. Ancak fotoğraf, zaman geçtikçe sıradan olanı değerli kılmak gibi harika bir özelliğe sahiptir.
Monokrom yaklaşımın fotoğraf pratiğime daha güçlü bir amaç duygusu kazandırdığını düşündüğüm nokta da burası. Artık yalnızca güzel ışığı beklemiyor ve çekici göründüğü için bir şeyin hoş bir fotoğrafını çekmiyorum. Onun kaydını oluşturmaya çalışıyorum. Siyah-beyaz fotoğraf çekmek, en sıradan konuları bile biraz daha ciddiye almamı sağlıyor; sanki yalnızca bir hafıza kartını doldurmak yerine bir arşiv oluşturuyormuşum gibi.
Bunun başka bir yararı daha var: Rengi ortadan kaldırmak, dikkat dağıtıcı bir unsuru da ortadan kaldırıyor. Parlak kırmızı bir otomobil, floresan bir mağaza tabelası ya da özellikle canlı renkli bir ceket giyen biri, sahnede başlangıçta ilgimi çeken unsur bu olmasa bile renkli bir fotoğrafa tamamen hâkim olabilir. Monokrom kullanıldığında ise bu unsurlar biçimlere ve tonlara dönüşür; böylece kadraj içinde gerçekten neyin önemli olduğuna karar verebilirim.
Bu sadelik, fotoğraflarımı düzenlerken kendime çok daha fazla güvenmemi de sağladı. Artık bir görüntünün doğru görünmesini sağlamak için renk sıcaklığı, doygunluk ya da tek tek renk tonları üzerinde durmaksızın ayarlamalar yapmıyorum. Kararlarım artık çok daha fazla kontrast, pozlama ve tonalite üzerinde yoğunlaşıyor. Gölgelerin karanlığa gömülmesini istiyor muyum? O parlak alan aydınlık kalmalı mı? Fotoğrafta konu ile arka plan arasında daha belirgin bir ayrım gerekiyor mu? Bu tercihler, yalnızca fotoğrafın renk paletiyle değil, doğrudan fotoğrafın kendisiyle çok daha bağlantılı hissettiriyor.
Belki de en önemlisi, monokrom sayesinde uzun zamandır aradığım fotoğrafik bakışa sonunda kavuşmuş olmam. Artık fotoğraf makinesini daha kaldırmadan çekmek istediğim sahneleri tanıyabiliyorum. Öğleden sonranın sert gölgeleri, bir tarlanın üzerinde asılı kalan sis, aşınmış taş yüzeyler, eski bir dükkân cephesi ya da kapı eşiğinde duran biri… Deklanşöre basmadan önce ortaya çıkacak siyah-beyaz fotoğrafı neredeyse görebiliyorum. Sürekli renkleri düşündüğüm dönemde bu kesinlik hissine hiçbir zaman gerçekten sahip değildim.
Dört yıldır bu şekilde fotoğraf çekmek, bu içgüdüyü daha da güçlendirdi. Artık çalışmalarımda daha önce bulmakta zorlandığım bir tutarlılık var. Bu tutarlılık, insanların fotoğrafik tarz olarak adlandırdığı şeye şimdiye kadar en fazla yaklaştığım nokta olabilir. Bu, her fotoğrafa aynı ön ayarı uygulamak ya da bütün görüntüleri birbirinin aynısı hâline getirmekle ilgili değil. Sürekli olarak aynı tür ışığa, aynı dokulara, benzer konulara ve aynı atmosfere yönelmekle ilgili.
Belki de monokrom yaklaşımın bana öğrettiği en büyük ders bu. Tarz, mutlaka bilinçli olarak üretmeniz gereken bir şey değildir. Bazen yalnızca önünüzdeki engelleri ortadan kaldırdığınızda ortaya çıkar.
Uzun süre boyunca bir tarz geliştirmenin belirli bir fotoğraf makinesi, objektif, odak uzaklığı ya da düzenleme ön ayarı bulmak anlamına geldiğine inandım. Benim için çözümün çok daha basit olduğu ortaya çıktı. Yalnızca bir şeyi ortadan kaldırmam gerekiyordu. Dört yılı aşkın süre önce renkli fotoğraf çekmeyi bıraktım ve o günden beri geriye bakmadım. Bunu yaptığımda, aslında en başından beri üretmek istediğim fotoğrafları sonunda görmeye başladım.
Yazar Hakkında:
Sebastian Oakley’nin çalışmaları yaklaşık yirmi yıldır uluslararası yayınlarda yer alıyor. Kariyerinin başında binicilik alanında uzmanlaşan Oakley’nin fotoğrafları; Uluslararası Binicilik Federasyonu (FEI), The Jockey Club ve Horse & Hound gibi binicilik sektörünün önde gelen kuruluşları tarafından çeşitli reklam kampanyalarında, kitaplarda ve etkinlik öncesi ya da sonrasındaki öne çıkan içeriklerde kullanıldı.
Royal Society of Arts üyesi olan Oakley, Binicilik Bilimi alanında ön lisans ve Yayıncılık alanında yüksek lisans derecesine sahip. Nikon NPS üyesi olan fotoğrafçı, Nikon F5 kullandığı analog dönemden bu yana Nikon kullanıyor. Markanın D serisi fotoğraf makineleriyle dijitale geçişine tanıklık eden Oakley, British Equestrian Writers’ Association’a (BEWA) seçilen en genç üye olma unvanını bugün de koruyor.
35 mm, orta ve büyük format fotoğrafçılığa hâkim olan ve bu alanlara büyük ilgi duyan Oakley; Leica, Phase One, Hasselblad, Alpa ve Sinar ürünlerini kullanıyor. Ayrıca Sony, RED ve ARRI başta olmak üzere birçok sinema kamerasıyla çalıştı. Günümüzde boş zamanlarında güvendiği Leica M-E veya Leica M2’siyle, çoğunlukla siyah-beyaz sokak ve belgesel fotoğrafları çekiyor.