Fotoğraf Hikayeleri ve Görsel Anlatılar

Blood Bonds: Ruanda Soykırımı Sonrası Uzlaşma ve Affetmenin Fotoğrafları

Blood Bonds: Ruanda Soykırımı Sonrası Uzlaşma ve Affetmenin Fotoğrafları
Mavi ve sarı bir perdenin bulunduğu, duvarda bir fotoğrafın asılı olduğu sade bir odada, ahşap bir bankta oturan bir kadın ve bir erkek. Yerde üç yavru domuz bulunuyor. Kadın pembe bir başörtüsü ve desenli bir elbise giyiyor; erkek gündelik kıyafetler içinde.
Marianna Nyirantagorama (58) ve Marc Nyandekwe (60)
Soykırım başladığında Marianna ailesiyle birlikte bir kiliseye sığındı; ancak aile üyelerinin çoğu burada katledildi. Kendisi ve kız kardeşlerinden biri, cesetlerin arasında saklanarak hayatta kaldı ve daha sonra, Fransız barış gücü tarafından terk edildikten sonra çok sayıda Tutsi’nin öldüğü Bisesero’ya kaçtı. 2018 yılında katıldığı bir sosyoterapi grubunda, kız kardeşini öldüren ve evlerini yağmalayan Marc ile karşılaştı. Terapi sürecinde onu affetti.

1994 Ruanda Soykırımı, 20. yüzyılın en yakın temaslı ve en büyük ölçekli şiddet eylemlerinden biriydi. Sadece 100 gün içinde, çoğunluğu Tutsiler olmak üzere, aynı zamanda Hutuların da dahil olduğu 800.000 ila 1 milyon insan öldürüldü. Failler; komşular, öğretmenler, kilise liderleri, hatta aile üyeleriydi ve saldırılar yüz yüze, pala, sopa ve mızraklarla gerçekleştirildi. Bu tür fotoğraf projeleri, tıpkı Dorothea Lange’ın çalışmalarında olduğu gibi, yalnızca bir olayı belgelemekle kalmaz; onu “görülmek zorunda olan” bir gerçekliğe dönüştürür.

Blood Bonds: Reconciliation in Post-Genocide Rwanda, fotoğrafçı Jan Banning ve gazeteci Dick Wittenberg’in, filozof Marjan Slob’un affetme üzerine yazdığı bir denemeyle birlikte hazırladığı güncel bir fotoğraf kitabıdır. Kitap, Ruanda’daki soykırımı, sonrasında yürütülen uzlaşma programlarını ele alır ve hayatta kalanlar ile failleri bir araya getiren 18 ortak portre sunar.

Kahverengi dokulu duvarlara sahip loş bir odada, desenli bir koltukta yan yana oturan iki adam. Biri şapka takıyor ve baston tutuyor; diğeri yeşil bir gömlek giyiyor. Arka planda eski mobilyalar ve bir televizyon bulunuyor.
Celestin Kayijuka (70) ve Jean Marie Mukyenrwari (62)
Celestin Kayijuka (solda), soykırımda yedi çocuğundan dördünü ve 17 akrabasını kaybetti. Kaçarken uğradığı saldırıdan dolayı birçok yara izi ve kalıcı bir topallama taşıyor. Jean Marie, Celestin’in babasını öldürdü, 10 yıl hapis yattı ve bir gacaca mahkemesinde suçunu itiraf etti. Daha sonra Celestin ve kardeşlerinden bizzat özür diledi ve bu süreç uzlaşmayla sonuçlandı. Celestin, “Artık kutlamalarda birlikte dans ediyoruz,” diyor.

Fotoğraflar, geçmişte düşman olan iki kişiyi yan yana getiriyor: şiddetten sağ kurtulan biri ve ona ya da ailesine zarar veren fail. Aynı köylerde yaşıyorlar, gündelik hayatı paylaşıyorlar ve bazı durumlarda birbirlerini arkadaş hatta aile olarak tanımlıyorlar. “Aynı tepede yaşıyoruz. Beni çağırdığında sesini duyuyorum,” diyor, Liberatha’nın kardeşini öldüren ancak şimdi onun bakımına yardımcı olan Alphonse. Bu yaklaşım, Sebastião Salgado’nun fotoğraflarında gördüğümüz gibi, bireysel hikâyeler üzerinden insanlığın kırılma anlarını görünür kılar.

Bulutlu bir gökyüzü altında, arka planda yeşil bitkiler ve uzaktaki tepelerle birlikte, toprak bir yol üzerinde renkli giysiler içindeki oturan bir kadının yanında duran yaşlı bir adam.
Liberatha Nyirasangewe (70) ve Alphonse Kanyemera (78)
Liberatha, 11 çocuğundan üçünü — aralarında, soykırımın başında evine saldıran kişiler tarafından öldürülen ikizler de dahil — kaybetti. Tüm ailesi de katledildi. Soykırımın ardından, kendi ifadesiyle yıllarca “delirmiş” ve öfke tarafından tüketilmiş bir halde yaşadı. Bir sosyoterapi grubunda, 15 yıl hapis yatmış olan Alphonse Kanyemera ile tanıştı. Alphonse, ikizlerini öldüren grubun bir parçasıydı; özür diledi ve affedilmek istedi.
Loş bir odada, ahşap bir bankta oturan bir kadın ve bir erkek; ikisi de ciddi bir ifadeye sahip. Arkalarında, üzerinde "LOVE" yazan ve pembe kalplerle süslenmiş romantik bir çiftin yer aldığı parlak bir poster bulunuyor; bu görüntü, sade ve kahverengi dokulu duvarla tezat oluşturuyor.
Epiphanie Mukamazimpaka (36) ve Jean Baptiste (49)
Epiphanie, soykırımda sekiz kardeşini, anne ve babasını ve neredeyse kendi hayatını kaybetti. Katliamın ilk gününde, Jean Baptiste’in de içinde bulunduğu bir grup, ailesinin sığındığı büyükannesinin evini ateşe verdi. Yıllar sonra, bir sosyoterapi grubunda Jean Baptiste ile yolları kesişti; kendisi işlediği suçlardan dolayı 12 yıl hapis yatmıştı. İçten özrünü dinledikten sonra Epiphanie affetme gücünü buldu ve aralarında bir uzlaşma sağlandı.

Kitap, yalnızca bu olayları hatırlatmakla kalmaz; aynı zamanda Hutular ile Tutsiler arasındaki gerilimin uzun tarihine, sömürgeci manipülasyonlara, etnik propagandaya ve iç savaşa da yer verir.

Soykırımın ardından, hayatta kalanlar, failler ve tanıklar yeniden birlikte yaşamak zorunda kaldı. Ruanda devleti, adaleti gacaca (okunuşu: kaççaça) mahkemeleri aracılığıyla sağlamaya çalıştı: 12.000’den fazla köy mahkemesi, bir milyondan fazla şüpheliyi yargıladı. Amaç, suçları cezalandırmak ve toplulukların yeniden kurulmasına yardımcı olacak gerçekleri ortaya çıkarmaktı. Ancak bu yargılamalar aynı zamanda korku ve öfkeyi yeniden açığa çıkardı; pek çok insanı, hukukun tek başına iyileştiremeyeceği yaralarla baş başa bıraktı.

Toprak duvarlı rustik bir odada, renkli desenli elbiseler giymiş iki kadın poz veriyor; biri ayakta dururken diğeri bir bankta oturuyor. Loş ve doğal ışıklı ortamda bir kova, sarı bir çanta ve asılı kıyafetler görülüyor.
Ancile Unabagira (57) ve Ancile Nyiramimani (52)
Sağdaki Ancile Unabagira, soykırımda eşini, anne ve babasını ve iki kardeşini kaybetti. Üç küçük çocuğuyla birlikte kaçtı ve bazı Hutuların yardımıyla hayatta kaldı. Ancile Nyiramimani ise, Unabagira’nın eşinin dört akrabasını ele veren kişiydi ve daha sonra aynı CBS Rwanda sosyoterapi grubuna katıldı. Bu süreçte Unabagira, Nyiramimani’nin neredeyse hiç kıyafeti olmadığını ve sadece muz yaprakları üzerinde yattığını öğrendi. Hikâyesinden etkilenen iki kadın birbirine sarıldı ve aralarında bir uzlaşma doğdu.

Gacaca mahkemelerinin yanında, “Seni iyileştiririm, sen beni iyileştirirsin” anlamına gelen Mvura Nkuvure adlı topluluk temelli bir sosyoterapi yöntemi geliştirildi. Haftalık grup oturumlarında hayatta kalanlar ve failler birlikte şarkı söylüyor, konuşuyor ve hikâyelerini paylaşıyor; zamanla güven inşa ediyorlar. 2005’ten bu yana Ruanda’da 115.000’den fazla kişi bu sürece katıldı. Yöntem daha sonra Liberya, Kongo, Uganda, Etiyopya ve Güney Sudan’da da uygulanmaya başlandı.

Blood Bonds, bir vahşetin ardından uzlaşmanın ne kadar kırılgan ama aynı zamanda ne kadar hayati bir süreç olduğunu gösteren güçlü bir tanıklık niteliği taşır. Bir zamanlar şiddetle birbirine bağlanan insanların yeniden birlikte yaşamanın yollarını nasıl bulduğunu ortaya koyar. Önemi yalnızca Ruanda ile sınırlı değildir; günümüzün diğer çatışmalarına da bir perspektif sunar. “Bir soykırımdan sonra bile hayat vardır. Bir soykırımdan sonra bile umut vardır.”

Sade bir odada, mavi bir perde ve duvarda aile fotoğrafları bulunan bir ortamda, ahşap bir bankta yan yana oturan bir kadın ve bir erkek. Kadın pembe bir başörtüsü ve desenli bir elbise giyiyor. Erkek yeşil bir gömlek giyiyor. Ayaklarının dibinde bir domuz bulunuyor.

Kitabı buradan veya buradan satın alabilirsiniz.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen SanalSergi'yi gezerken reklam engelleyicinizi kapatın. Açık kalması durumunda site içerisinde içeriklerde kısıtlı erişim sağlayabilirsiniz. Desteğiniz için teşekkürler.