
Kameranın arkasında geçen 25 yılın ardından, Jerred Zegelis fotoğrafçılığın kurallarını bildiğini sanıyordu. RAW çek. Nötr kal. Sonradan düzenle. Sanat filtreleri amatörler içindir. Bunlar birer öneri değil, forumlardan, eğitimlerden ve yıllar süren profesyonel alışkanlıklardan süzülmüş birer kuraldı.
Sonra hayali bir kasaba icat etti, daha önce “klişe” diye burun kıvırdığı bir filtreyle tüm bir yolculuğu fotoğrafladı ve bilinçli olarak kuralları çiğnemeye başladı. Nebraska doğumlu Zegelis, ortaya çıkan işlerin kariyerinin en iyileri olduğunu söylüyor.
Fotoğraf dünyası, zamanla görünmez kısıtlara dönüşen kurallarla dolu. Peki bu kurallar yaratıcılığa hizmet etmeyi bıraktığında ne olur? OM SYSTEM fotoğrafçısı Jerred Zegelis, kendi kurallarını sorgulamaya karar verdi ve SanalSergi’ye yeni yaratıcı bakış açısını ve ortaya çıkan sonuçları anlattı.
“Hayatımın en iyi fotoğrafçılık yılını geçirdim,” diyor Zegelis. “Duygularımı işimden ayırmayı bıraktım ve onları ürettiğim şeyin bir parçası haline getirdim.”

Zegelis, Nebraska’da yaklaşık 20 yıl boyunca lise düzeyinde fotoğrafçılık eğitimi verdi. Tükenmişlik hissi onu tam zamanlı yaratıcı üretime yönlendirdiğinde, iyi bir fotoğrafın ne olduğunu bildiğini düşünüyordu. Sonra öğrendiği her şeyi sorgulamaya başladı.

“Eskiden her şeyi RAW ve standart profilde çeker, yaratıcılığı sonradan düzenlemede bırakırdım,” diye anlatıyor. “Ama düzenlemek için dönüp bakmadığım büyük fotoğraf grupları oluştuğunu fark ettim. Yaratıcılığımın en güçlü olduğu anın sahada, çekim sırasında olduğunu anladım. Düzenleme süreci iş gibi hissettirmeye başlamıştı.”

Bu noktada OM SYSTEM OM-3 üzerindeki Creative Dial’ı kullanmaya başladı ve yaklaşımı değişti.
“Çekim sırasında yaratıcı efektleri görmek, sahnede neyi fark ettiğimi değiştiriyor. Fotoğrafçılığı yeniden yaratıcı hissettiriyor.”
Zegelis’e göre bu yedi öneri ekipmanla değil, kendine farklı üretme izni vermekle ilgili. OM-3 ya da bir iPhone kullanıyor olmanız fark etmiyor.
İpucu 1: Gerçek Olmasa Bile Bir Projenin İçine Dalış Yap
“Projeler, deneme yapabilmek için bir alan yaratır,” diyor Zegelis. “Tek tek fotoğraflar büyük bir fikre hizmet ettiğinde, her karenin tek başına ‘çalışıp çalışmadığını’ dert etmeyi bırakırım.”
Bu fikri uç noktaya taşıdı ve North Hawk, Nebraska adında hayali bir kasaba yarattı.

“North Hawk aslında var olmayan bir yer,” diye açıklıyor. “Gerçek mekânları, terk edilmiş binaları, toprak yolları, kırsal kiliseleri fotoğraflıyorum ve onlara uydurma geçmişler yüklüyorum. Gizemli olaylar. Sansürlenmiş raporlar. Tarikat ritüelleri. Ardından, hikâyeyi güçlendiren yaratıcı bir stil eklemek için kameramdaki Creative Dial’ı kullanıyor ya da fotoğrafı bilgisayarda düzenliyorum.”

Zegelis’in fotoğraf platformu Glass’taki portföyü, North Hawk’tan görüntülerden oluşuyor ve gizli bir soruşturmaya ait saha raporları gibi okunuyor. Nihai hedef ise fotoğrafların, onun “güç nesneleri” olarak tanımladığı objelerle birlikte sergileneceği “Investigations into North Hawk, Nebraska” adlı bir galeri sergisi.

“Üzerinde hâlâ toprak bulunan eski paslı anahtarlar, kimliği belirsiz kişilerin yer aldığı solmuş fotoğraflar ve üzeri karalanmış, sararmış belgeler… Bu nesneler, bu yerde tuhaf bir şeyler yaşandığını düşündürüyor,” diye anlatıyor Zegelis.
“İşin içinde bir bilim kurgu unsuru var, bir gizem hissi var. Bütün bunlar, projeyi bir fotoğraf çalışmasından çok daha fazlasına dönüştürüyor: insanların keşfedebileceği bir evrene.”
“North Hawk projesinin açtığı yaratıcılık alanı benim için beklenmedikti,” diye devam ediyor.
“Her toprak yol başka bir gizeme bağlanabilecek bir ihtimal. Her terk edilmiş bina bir hikâye taşıyor ve o hikâyeyi, yaratıcılığımı kullanarak ben icat ediyorum.”

“Bu proje, bodrumda Dungeons and Dragons oynayan 15 yaşındaki hâlimle doğrudan bağlantılı,” diye düşünüyor Zegelis.
“O zamanlar yaratıcılık sınırsızdı, dizginlenmemişti. Kuralları bilmiyorduk. Yol boyunca uyduruyorduk.”
Hayali bir kasaba icat etmek zorunda değilsin. Ama denemelerini içinde barındıracak bir çerçeveye ihtiyacın var.
“Beni gerçekten heyecanlandıran bir şey seç ve onun etrafında bir proje inşa et,” diye teşvik ediyor Zegelis. “Bu bir renk, bir ruh hâli, bir dönem ya da bir duygu olabilir. Detayların önemi yok. Önemli olan, artık sadece fotoğraf çekmiyor olman. Bir şey inşa ediyorsun. İşte bu zihinsel değişim her şeyi dönüştürüyor.”

Bu yaklaşım tek bir şeyi gerektiriyor: yanında gerçekten taşıyacağın bir kamera. Zegelis için OM-3’ün kompakt yapısı, ister planlı bir çekim olsun ister arka bir yolda karşısına çıkan beklenmedik bir keşif, proje fırsatı doğduğunda her zaman hazır olmasını sağlıyor.
“Bu fikri çal,” diye ekliyor.
“Kendi kasabanı, kendi evrenini yarat. Sadece başla. Proje, neye ihtiyaç duyduğunu sana kendisi öğretecek.”
İpucu 2: Çekime Başlamadan Önce Bir Görünüme Karar Ver
“Deklanşöre basmadan önce estetiği netleştirdiğimde, dünyayı farklı görmeye başlıyorum,” diye anlatıyor Zegelis.
“‘Sonradan düzeltirim’ güvenlik ağı ortadan kalkıyor ve bu da beni, seçtiğim görünüme göre kadraj kurmaya zorluyor. Kararlılık, algıyı değiştiriyor.”

Zegelis bunu Texas’ın Marfa kentine yaptığı bir iş seyahati sırasında fark etti. Duygusal olarak zor bir dönemden geçiyordu. Annesine kısa süre önce kanser teşhisi konmuştu ve görevdeyken normalde yaptığı gibi karanlık duyguları bir kenara itemediğini hissetti.
“Marfa yolculuğumun tamamını OM-3’ün çerçeveli Art Filter 16’sı ile çektim,” diye hatırlıyor.
“O dönemde karanlık bir ruh hâlindeydim ve normalde dönüp bakmayacağım bu görünüm, o an benimle doğrudan bağ kurdu. Karanlıkla mücadele etmek yerine, onun yaratıcı yaklaşımımı belirlemesine izin verdim.”

Bu tek karar her şeyi değiştirdi.
“‘Güzel Texas fotoğrafları’ çekmeye çalışmayı bıraktım ve tuhaf olanı fotoğraflamaya başladım: gerçeküstü ışığı, yalnızlığı, çölün garip enerjisini,” diye paylaşıyor Zegelis.
“Sadece sahneyi farklı bir filtreden görerek, normalde bağ kuramayacağım şeylerle bağlantı kurabildim.”

“O filtreye bağlı kalmam, Marfa’ya dair tüm bakış açımı tanımladı,” diyor.
“Hiç düzenleme yapmadan, tüm yolculuğu birbirine bağlayan ve âşık olduğum bu JPEG’ler ortaya çıktı. Birileri klişe buluyorsa umurumda değil. Benim için harika bir deneyimdi ve önemli olan da bu.”

“İşte bu yüzden OM-3’ün Creative Dial’ını seviyorum,” diye devam ediyor.
“Bu tür bir bağlılığı fiziksel hale getiriyor. Kadrajı kurmadan önce seçtiğin görünüme çeviriyorsun. Renk profilleri, siyah-beyaz modlar, Art Filter’lar… Hepsi tek bir kadran uzağında. Ellerimle verdiğim bir kararı sonradan sorgulamak çok daha zor oluyor.”

“Bir sonraki çekiminde dene,” diye öneriyor Zegelis.
“Tek bir görünüm, tek bir profil, tek bir filtre seç ve tüm çekim boyunca ona bağlı kal. Kendine kaçış kapısı bırakma. Sonradan düzeltemediğinde, bilinçli görmeye başlarsın. Kısıt, yaratıcı bir yakıta dönüşür.”
İpucu 3: Bir Zamanlar Küçümsediğin “Numaraları” Sahiplen
“‘Ciddi’ fotoğrafçıların filtreler, çerçeveler, gren ve yoğun renk düzenlemeleri gibi şeyleri numara olarak görüp küçümsediği araçlar, yaratıcılığını açacak şeylerin ta kendisi olabilir,” diyor Zegelis.
“Senin hedef kitlen diğer fotoğrafçılar değil. Herkes.”

“Eskiden Art Filter’ların ve çerçevelerin birer numara olduğunu düşünen tip bendim,” diye itiraf ediyor.
“Bu özelliklere bakar ve ‘bunu ancak bir amatör kullanır’ diye düşünürdüm. Her şeyi nötr çekip sonradan düzenlemeyi planlardım. Profesyonel yaklaşım buydu, değil mi?”
Sonra Marfa geldi.

“O ‘numara’ diye gördüğüm şeyler benim yaratıcı kırılma noktam oldu,” diye kabul ediyor Zegelis.
“Sonra daha da ileri gittim. Creative Dial’ı Color Creator’a çevirdim ve kırmızıyı yüzde 100’e kadar ittirdim. Her şeyi, sanki başka bir gezegenden ya da bir filmden çıkmış gibi, eterik bir tona bürüdü. Post-prodüksiyonda böyle bir düzenlemeyi aklımdan bile geçirmezdim. Kameranın içindeki bu görünüm, sonucu gerçek zamanlı olarak tam karşımda görmeseydim hayal bile edemeyeceğim olasılıkları ortaya çıkardı.”

“Benim hedef kitlem diğer fotoğrafçılar değil,” diye ısrar ediyor Zegelis.
“Marfa fotoğraflarımı dünyadaki insanların yüzde 99’una göster, ‘bu çok iyi’ derler. Sadece fotoğrafçılar ‘bu kameranın içindeki bir filtre mi?’ diye sorar. Bu dünyada çok fazla kapı bekçisi var. Onları etkilemeye çalışmayı bıraktım.”

“OM-3’ün Creative Dial’ını sevmemin nedeni de bu,” diye açıklıyor Zegelis.
“Kameranın ön yüzünde, dört farklı konumla duruyor: siyah-beyaz profiller için MONO, filmden ilham alan renk profilleri için COLOR, filtreler ve çerçeveler için ART ve Color Creator için CRT. Deklanşöre basmadan önce yaratıcı etkiyi görebiliyorum. Color Creator’a çevirip doygunluğu kırmızıya doğru ittiğimde, sonradan nasıl görüneceğini tahmin etmiyorum. Onu görüyorum. Bu da kadrajımı nasıl kurduğumu ve normalde fark etmeyeceğim şeyleri çevremde nasıl fark ettiğimi değiştiriyor.”

RAW dosya olduğu gibi kalıyor; yani ihtiyaç duyduğunda güvenlik ağı hâlâ orada. Ancak Zegelis’e göre asıl hedef, o güvenlik ağına ihtiyaç duymamayı öğrenmek.
“Bir zamanlar ‘numara’ diye küçümsediğin özelliklerin ya da araçların bir listesini yap,” diye öneriyor Zegelis.
“Sonra bir gününü sadece bu araçları kullanarak geçir. Fotoğraflarını, gördüğünde sadece bir şey hissetmek isteyen yüzde 99 için çek. Kendini şaşırtabilirsin. ‘Kuralları takip etmeyi’ bıraktığında, yaratıcılığın yeniden devreye girdiğini hissedersin.”
İpucu 4: Sadece Anı Değil, Anlamı Fotoğrafla
“Fotoğrafı kişisel hafıza, duygu ya da anlamla ilişkilendirmeye başladığımda, düz sahneler birer portala dönüştü,” diye hatırlıyor Zegelis.
“‘Güzel’ olanı yakalamaya çalışmayı bıraktım ve o anda neyi hatırladığımı, ne hissettiğimi fotoğraflamaya başladım.”

Zegelis bunu zor yoldan öğrendi. OM SYSTEM onu yaratıcı yılbaşı sahneleri çekmesi için görevlendirdiğinde panikledi.

“Daha önce hiç yılbaşı ışıkları fotoğraflamamıştım,” diye itiraf ediyor.
“Tüm arşivime baktım ve elimde hiçbir şey olmadığını fark ettim. Dışarı çıktım ama çektiğim her kare düz ve ruhsuz hissettirdi. Güzel sahneler buluyor, teknik olarak doğru fotoğraflar çekiyor ama hiçbir şey hissetmiyordum. Sadece önümde duran şeylerin anlık görüntüleriydi.”
Sonra, neredeyse farkında bile olmadan, çocukluğunun geçtiği mahalleye doğru sürdü.

“İçimdeki çocuğa, o sokaklarda bisiklet süren hâlime bağlanan yerleri bulur bulmaz her şey değişti,” diye hatırlıyor Zegelis.
“Büyüdüğüm sokağa dair çok canlı anılarım var. O gece çektiğim fotoğraflar belki başkalarına değil ama bana çok şey ifade ediyor; mesele de tam olarak bu. Artık kendim için çekiyorum. Uzak anıları çağıran fotoğraflar çekmenin hem yaratıcı hem de ruhum için yatıştırıcı olduğunu fark ettim.”

Bu kırılma noktası teknik değildi. Duygusaldı. Anlamla kurulan bağ, sıradan yılbaşı ışıklarını kişisel ve yankı uyandıran bir şeye dönüştürdü.

“Creative Dial’ı kullanarak doygunluğu artırdım; böylece o ışıkların çocukken bana nasıl göründüğünü yakalayabildim,” diye açıklıyor.
“O zamanlar her şey daha parlaktı ve gerçekte olduğundan çok daha büyülü hissediyordu. Kamera, bana şeylerin sadece nasıl göründüğünü değil, onları nasıl hatırladığımı da fotoğraflama imkânı verdi.”

“Bir sonraki çekiminden önce kendine şunu sor,” diye öneriyor Zegelis.
“Burası hangi anıları barındırıyor? Belki bisiklete binmeyi öğrendiğin yer, belki ilk randevunu yaşadığın sokak, belki çocukken bayramları geçirdiğin ev. Eğer ortada bir anı yoksa, seni geçmişe götüren bir şarkı aç. Müzik, hafızayı her şeyden daha hızlı tetikler. Sonra o ruh hâlindeyken önündeki her neyse onu fotoğraflamaya başla. Mekânın önemi yok. His önemli. Anı yakalamak yerine hatıradan fotoğraf çektiğinde, duygu kendini işin içinde gösterir.”
İpucu 5: Kadrajına Kaosu Davet Et
Zegelis’e göre teknik mükemmellik bir tuzak.
“Bilinçli bulanıklık, kamera hareketi ve ‘hatalar’; özellikle hafıza, duygu, belirsizlik ve zamanın geçişi gibi şeyleri, net fotoğrafların asla ifade edemeyeceği şekilde anlatabilir.”
Yılbaşı projesinden en sevdiği karelerden biri tam anlamıyla kaos: Kamerayı çevirerek neredeyse bir saniyelik pozlamayla çekilmiş, bulanık bir ağacın önünde dönen yılbaşı ışıkları. Eşi bu fotoğrafı pek sevmemiş.

“Pek sevmedi,” diye gülüyor.
“Saf kaos. Ortada zor seçilen, dönen bir yılbaşı ağacı ve etrafında savrulan ışıklar var. Ama ben onu görebiliyorum. Benim için hafıza böyle çalışıyor.”
Bu görüntü, tam da kuralları bozduğu için bir kırılma anına dönüştü.
“Çocukluğumdaki yılbaşı ağaçlarını net bir şekilde hatırlayamıyorum,” diye düşünüyor Zegelis.
“Hafıza her zaman net olmak zorunda değil. Bazen karmaşa ve kaosla doludur. Ama o karmaşanın içinde yine de parlak ve güzel parçalar buluruz. Bu fotoğraf da bunu yakalıyor: bulanıklığı, belirsizliği ve geçmişe tutunmaya çalıştığında onun nasıl hissettirdiğini.”

Bu bilinçli olarak bulanık çekilmiş fotoğraflara “hafıza portalları” adını veriyor. Teknik kusur, net bir fotoğrafın ya da net bir hatıranın asla ifade edemeyeceği bir şeyi anlatıyor.
“OM-3’teki Live ND gibi özellikler, ışık koşulları ne olursa olsun bu tür denemeleri mümkün kılıyor,” diye anlatıyor Zegelis.
“Yanımda filtre seti taşımadan yarım saniyelik pozlamalar yapabiliyorum; bu da her yerde, her an yaratıcı bulanıklığın önünü açıyor. Üstelik 7,5 stopa kadar görüntü sabitleme sayesinde bazı unsurları net tutarken, diğerlerinin kadraj içinde hayalet gibi akmasına izin verebiliyorum.”

“Bir dahaki çekiminde bilinçli olarak bir ‘hata’ yap,” diye öneriyor Zegelis.
“Kamerayı çevir. Pozlama sırasında hareket et. Bilerek ‘yanlış’ olduğunu bildiğin bir enstantanede çek. Sonra ortaya çıkan sonuca teknik bir başarısızlık olarak değil, bir ifade olarak bak. Bulanıklık, keskinliğin söyleyemediği neyi söylüyor?”
İpucu 6: RAW+JPEG’i Bir İzin Belgesi Gibi Kullan
Her iki formatta çekim yapmak, güvenli bir kopyayı korurken kameranın içindeki görünümlerle özgürce denemeler yapmanı sağlar. RAW senin güvenlik ağındır. JPEG ise oyun alanın.
“Eskiden sadece RAW çeken biriydim,” diye itiraf ediyor Zegelis.
“Şimdi her şeyi iki formatta da çekiyorum ve bu, yaratıcı risklere yaklaşımımı tamamen değiştirdi.”

“RAW+JPEG çekmek, gerçekten çılgın ve yaratıcı olabilmek için bir izin belgesi gibi,” diye açıklıyor.
“RAW dosyan her zaman orada, dokunulmamış halde durur ve en yüksek kaliteyi korur. Ama kameranın işlediği JPEG üzerinde denemeler yaptığında, yaratıcılığın o anda devreye girer. Seni hangi görünümlerin heyecanlandıracağına kendin bile şaşırabilirsin.”
OM-3’ün JPEG çıktıları, özellikle Creative Dial kullanıldığında, Zegelis’in çoğu zaman RAW’ı işlemek yerine doğrudan bu yaratıcı versiyonu tercih etmesine yetecek kadar güçlü. Hatta favori reçetelerini diğer OM-3 fotoğrafçılarıyla paylaşıyor. Daha sonra aynı ayarları yeniden oluşturması gerektiğinde ise OM Workspace, herhangi bir JPEG’den bu reçete verilerini çekebiliyor.

“Şu anda Creative Dial ile ürettiğim bazı JPEG’leri gerçekten satıyorum,” diyor.
“Yaratıcı denemeler nihai işe dönüştü. Eğer sadece RAW çekmeye devam etseydim, bu asla olmazdı.”
“RAW+JPEG’i aç,” diye öneriyor Zegelis.
“Sonra Creative Dial ya da fotoğraf profiliyle kendine saçma görünen bir şey yapma izni ver. Fazla ileri git. RAW dosya orada olduğu sürece hiçbir şey kaybetmezsin. Ama hiç beklemediğin bir şey kazanabilirsin.”
İpucu 7: Diğer Fotoğrafçılar İçin Çekmeyi Bırak
“Kapı bekçilerini etkilemek için iş ürettiğinde, seni benzersiz yapan her şeyi süzgeçten geçirip elersin,” diye uyarıyor Zegelis.
“Özgünlüğe giden yol, algoritmalardan ya da onaydan değil, insanın kendi içinden geçer.”

“Eskiden Instagram beğenileri için çekim yapıyordum,” diye itiraf ediyor Zegelis.
“Terk edilmiş mekânlar fotoğrafçısı olarak tanınmaya başlamıştım ve takipçi sayım artıyordu. Ama bir noktada kendime şunu sordum: Ben aslında ne yapıyorum? Kendim için değil, algoritma için üretiyordum. Yaptığım iş boş hissettirmeye başlamıştı.”
Sonra durdu. Artık internetteki yabancılar için optimize etmeyi bıraktı.

“Fotoğraf dünyasında çok fazla sahtelik var,” diyor.
“Fark edilmek için bir tür performansın içine giriyor, kendimizi olmadığımız biri gibi sunuyoruz. Artık sahte olmak istemiyorum. Duygularımdan ve anılarımdan gerçekten doğan işler üretmek istiyorum. Bana özgü olan fotoğraflar.”

Bu noktada, Rick Rubin’in The Creative Act: A Way of Being adlı kitabındaki felsefesine işaret ediyor: gürültü değil, sinyal.
“Gerçekten özgün olmanın tek yolu, insanın kendi içine dönmesidir,” diye vurguluyor Zegelis.
“Bu her zaman böyleydi ama bugün daha da önemli. Teknolojideki gelişmelerle birlikte, insana özgü hikâyeleri kaybetmeye başlıyoruz. Benim hikâyemi benden başka kimse anlatamaz. Senin hikâyeni de senden başka kimse anlatamaz. Bu yüzden yaratıcılığımızı canlı tutmak için bunu yapmanın yeni yollarını keşfetmek bizim sorumluluğumuz.”

“Bir sonraki fotoğrafını paylaşmadan önce kendine şunu sor,” diye öneriyor Zegelis.
“Bunu sevdiğim için mi paylaşıyorum, yoksa başkaları sevecek diye mi? Eğer ikinciyse, biraz daha derine in. Paylaşmaktan seni az da olsa korkutan işi bul. Genellikle iyi olan odur.”
Kendine İzin Ver
Bir yıl içinde Zegelis, güvenli ve satılabilir işler üretmekten; hayali kasabalar icat etmeye, bir zamanlar küçümsediği filtreleri sahiplenmeye ve anıların nasıl hissettirdiğini yansıtan görüntüler yaratmaya geçti.
“25 yıl boyunca öğrendiğim kurallar yanlış değildi,” diye kabul ediyor.
“Sadece tek yol değillerdi.”

“2025, şimdiye kadar yaşadığım en sevdiğim fotoğraf yılıydı,” diye düşünüyor.
“Teknik becerilerim geliştiği için değil. Kendi kurallarımı yıkmama sonunda izin verdiğim için.”
“Başlamak için belirli bir kameraya ihtiyacın yok,” diye devam ediyor.
“İhtiyacın olan şey istek. Bir proje icat et. Bir görünüme bağlan. Anlamdan yola çıkarak çek. Kaosa yer aç. Kapı bekçileri için performans sergilemeyi bırak.”
“İnsani hikâyeler anlatmak zorundayız,” diyor Zegelis.
“Ve kendi hikâyeni anlatmanın tek yolu, içine dönüp onu orada bulmak. En yaratıcı eylem, belki de en basit olanıdır: kendine farklı bir şey deneme izni vermek.”

Jerred Zegelis’in daha fazla çalışmasına kendi web sitesi, Substack, YouTube ve Instagram hesapları üzerinden ulaşılabilir.
Görsel kredileri: Tüm fotoğraflar Jerred Zegelis’e aittir.





