Astrofotoğrafçılık sadece teknik ayarlarla ilgili değildir. Gökyüzünü doğru görmek, onu doğru fotoğraflamaktan daha zordur. Bu rehber, en çok atlanan ama sonucu doğrudan etkileyen detaylara odaklanır.

Fotoğrafçı Matt Suess, Joshua Tree’de 45 dakikalık bir yıldız izi çekiminin ortasındayken gökyüzünde uzanan puslu bir bant fark etti. New England’da büyümüştü; ışık kirliliği Samanyolu’nu görünmez kılıyordu. Bu yüzden neye baktığını ilk anda anlayamadı. Kamerasını o yöne çevirdi. Bu, Suess’in Samanyolu’nu ilk görüşüydü. Ancak çektiği fotoğraflar net değildi. Yıllar süren gece çekimlerinden sonra bunun nedenini anlamak, ancak deneyimle öğrenilebilecek bir ders haline geldi.
İçindekiler
OM SYSTEM elçisi Matt Suess, onlarca yıldır manzara ve gece gökyüzü fotoğrafları çekiyor. İlk karanlık odasını 12 yaşında kurdu ve gençlik yıllarında Connecticut’ta renkli dia filmle yıldız izleri fotoğrafladı. Yıldızlara olan ilgisi onu bir süre mekanik mühendislik okumaya yöneltti; hayali NASA için roketler tasarlamaktı. Roketler gerçekleşmedi, ama gece gökyüzüne olan ilgisi hiç kaybolmadı.
Bugün Grand Tetons’tan Kuzey Norveç’e kadar farklı lokasyonlarda gece gökyüzü atölyeleri düzenliyor ve fotoğrafçılara çoğunun daha önce hiç deneyimlemediği koşullarda nasıl çalışacaklarını öğretiyor.

“Joshua Tree’de Samanyolu’nu ilk gördüğüm anı hatırlıyorum,” diyor Suess. “Ne gördüğüme inanamadım. Sadece durup baktım. Atölyelerime katılan birçok insan da ilk kez gerçekten karanlık bir gece gökyüzü gördüğünde aynı hissi yaşıyor. Onların bunu kendi gözleriyle görmesini izlemek ve sonra bunu fotoğraflamalarına yardımcı olmak… bu hiç eskimeyen bir tatmin.”
En değerli derslerini kitaplardan ya da ekipman rehberlerinden öğrenmedi. Bunlar, sahada geçen yüzlerce gecede neyin yanlış gittiğini anlamaya çalışırken oluştu.
Doğru Soruyla Başla
Orta seviyedeki astrofotoğrafçılar çoğu zaman yanlış ekipman kullandıkları için değil, yanlış soruyu sordukları için gelişimde takılır. “Daha iyi bir kameraya ihtiyacım var mı?” sorusu doğru başlangıç noktası değildir.
“Asıl soru, çekimlerini gerçekten neyin sınırladığıdır,” diyor Suess ve ekipman yükseltmeyi soran her öğrencisine bunu hatırlatıyor. “Eğer yıldızlar net çıkmıyorsa bunun nedeni odaklama tekniği olabilir, hafif bir tripodun rüzgardan etkilenmesi olabilir ya da kullandığın lens o koşullar için yeterince hızlı ya da keskin olmayabilir. Birçok fotoğrafçı gövde yükseltmesi yapıyor, oysa ihtiyaçları olan şey daha hızlı bir prime lens ya da daha stabil bir tripod.”

Suess’in yıldız izi çekimlerinde en çok kullandığı astrofotoğraf tekniği bir kullanım kılavuzundan değil, bir atölye katılımcısından geldi.
“Bir katılımcı manuel stacking önerimi uygulamıyordu,” diye anlatıyor. “Nedenini sormak için yanına gittim ve bana yıldız izlerinin kameranın arka ekranında gerçek zamanlı olarak oluştuğunu gösterdi. Üstelik hiçbir post-prodüksiyon olmadan, tamamen kamera içinde. Ben yıllarca aynı etkiyi elde etmek için çekimleri bilgisayarda birleştiriyordum. O an, astrofotoğraf ekipmanına bakışımı değiştirdi.”
Bu özellik, OM SYSTEM kameralarında bulunan Live Composite moduydu.
“Ekipman konusuna hâlâ bu şekilde yaklaşıyorum,” diyor. “Bir öğrenciye bir şey önermeden önce şunu soruyorum: Elindeki kameranın tüm özelliklerini gerçekten denedin mi? Farklı lenslerle astrofotoğraf çekmeyi denedin mi? Çoğu kişi denemiyor. Sahip olduklarının belki %30’unu kullanıyorlar.”
Astrofotoğrafçılık için Satın Almadan Önce Elindekini Tanı
Ekipmanını tanımak, çantandakiyle başlar. Ama en az onun kadar önemli olan, yanında götürmediklerindir.
“Astrofotoğrafçılığa ciddi şekilde girdiğinde, gece çekimleri iki tripod, bir star tracker ve birden fazla lens gerektirebilir,” diyor Suess. “Daha hafif gövdeler ve lensler gerçekten fark yaratır. Benim setimde OM-1 Mark II, OM-5 Mark II, hızlı prime lensler ve derin uzay için bir star tracker bulunuyor. Ekipman ağırlaştıkça daha az şey taşırsın ve sahadayken eksiklerini daha çok hissedersin. Sana uygun hafif bir sistem, hem daha iyi fotoğraflar çekmeni sağlar hem de gece gökyüzünün tadını çıkarmanı kolaylaştırır.”

Atölyelerinde en sık tekrar ettiği dersler ise çoğu zaman ekipmanla ilgili bile değildir:
“Herhangi bir değişiklik yapmadan önce, elindeki ekipmanla nasıl daha iyi fotoğraflar çekebileceğini anlamaya çalış. Örneğin, atölyelerimin ilk gecesinde sık gördüğüm şeylerden biri, enstantane süresi fazla uzun olduğu için oluşan küçük yıldız izleri.”
Başlangıç için ezberlenmesi gereken basit bir kural var: 500 kuralı. 500’ü, kullandığın lensin 35mm eşdeğer odak uzaklığına böl. Çıkan değerden daha uzun enstantane kullanırsan, yıldızlar iz yapmaya başlar.
Suess ise bu formülü pek kullanmıyor:
“Sahadayken matematik yapmak istemiyorum. Test çekimi yaparım, yıldızlar net mi bakarım ve ona göre pozlama süresini ayarlarım.”
Deneyim kazandıkça, favori lenslerinle hangi maksimum pozlama süresini kullanabileceğini zaten bilmeye başlarsın. Suess’in çantasında ise gece çekimlerinde en çok kullandığı bir lens var.
“M.Zuiko Digital ED 17mm F1.2 PRO, Samanyolu çektiğim çoğu gece ilk tercih ettiğim lens,” diyor. “34mm eşdeğer odak uzaklığıyla hem Samanyolu’nun yayını hem de güçlü bir ön planı kadraja alabilecek kadar geniş, ama kenarlarda yıldızların bozulmasına neden olacak kadar da aşırı geniş değil. F1.2 diyafram, F2 bir lense göre ISO’yu en az bir stop düşürmemi sağlıyor. Bu da daha temiz yıldızlar ve daha az noise demek. Hızlı lensler, kullanılabilir bir astrofotoğraf ile yumuşak ve gürültülü bir görüntü arasındaki farkı belirler. Bu lens, kameralarımın birinde neredeyse sürekli takılı durur.”
Netliği Bul: Bir Şekilde
Yıldızlara doğru netleme yapmak, astrofotoğrafçılığın en teknik ve zorlayıcı konularından biridir. Suess’in öğrettiği yöntem ise hep aynı şekilde başlar.
“Kamerayı live view moduna alırsın, görüntüyü büyütürsün ve kadrajın ortasına yakın en parlak yıldızı bulursun,” diye anlatıyor Suess. “Manuel netleme halkasını ileri geri çevirirsin. Yıldızın bir anda büyüyüp yumuşadığını, sonra tekrar küçüldüğünü görürsün. Küçük adımlarla devam edersin ve yıldız en küçük noktasına gelene kadar ince ayar yaparsın. Sonra netleme halkasını sabitlersin ve gece boyunca bu netliğin korunmasını umarsın.”

Bu yöntem çoğu zaman işe yarasa da sabır, stabil bir kurulum ve değişmeyen koşullar gerektirir.
“Benim için, profesyonel olarak, bu alıştığım bir şey,” diyor. “Pratikle hızlandım. Ama yine de bazen çok küçük hatalar yapıyordum ve yıldızlar olması gerektiği kadar net çıkmıyordu. Net ile yumuşak arasındaki fark çok ince.”
Sıcaklık değişimleri, tripodun yerinden oynaması ya da kadrajı yeniden ayarlamak için zoom yapmak bile netliği bozabilir. İlk Samanyolu deneyimini yaşayan bir atölye katılımcısı için bu küçük kayma, tüm gecenin yumuşak görüntülerle geçmesi anlamına gelebilir.

Suess, OM SYSTEM’in Starry Sky AF özelliğiyle bu manuel netleme sürecinin tamamen ortadan kalktığını söylüyor. Kamera, aynı işlemi otomatik olarak yapıyor; bir yıldız üzerine netleyip sonucu kilitliyor.
“Neredeyse hile gibi,” diye devam ediyor. “Kameranın, benim yıllarca manuel yaptığım şeyi otomatik yaptığını izliyorsun. Yıldızlar büyüyor, yumuşuyor, sonra küçülüyor ve netlik kilitleniyor. Bitti. Benim için ve özellikle Starry Sky AF kullanan öğrencilerim için bu, netleme konusundaki tüm belirsizliği ortadan kaldırıyor. Böylece doğru pozlama ve kompozisyona odaklanabiliyorlar.”
Rehberlerin Atladığı Şeylere Hazırlıklı Ol
Birçok astrofotoğraf atölyesi kamera ayarlarıyla başlar. Suess ise gökyüzünü anlatmakla başlar.
“Bir numara: bulutlar,” diyor. “Eğer bulut varsa genellikle iyi bir kare elde edemezsin, tabii bulutların arasında açıklıklar yoksa. Tetons bölgesinde çok çekim yapıyorum ve aniden çıkan fırtınalarla karşılaşıyoruz. Bir yöne bakarsın gökyüzü açıktır, diğer yöne bakarsın gri ve yağmurludur. Bu yüzden hava durumunu sürekli takip etmek ve gerekirse konum değiştirmeye hazır olmak kritik.”

Suess, evden çıkmadan önce saatlik hava tahmini için Weather Mate (yalnızca iOS) ve bulut örtüsünü görmek için Windy uygulamasını kontrol ediyor.
“Her zaman plan değiştirmeye hazır olmanı öneririm,” diyor. “Yıldızlar için ideal karanlık süresi sınırlıdır. Bu yüzden iyi bir B planı çekim, hiç çekim yapamamaktan her zaman daha iyidir.”
Soğuk hava, astrofotoğraf için sahip olduğun o değerli zamanı en çok kısaltan faktörlerden biridir.
“Yola çıkarken 5-6 derece bana idare edilebilir gelmişti,” diye anlatıyor Suess. “Ama iki saat boyunca Live Composite yıldız izi çekiminde aynı yerde durunca, vücut ısı üretmeyince titremeye başladım. Hareket etmiyorsan, hissedilen sıcaklık her zaman daha düşük olur. Bu yüzden tahmin edilenden en az iki kat daha kalın giyinmeyi öğrendim.”

Çoğu fotoğraf rehberi, karanlıkta hareket eden şeylerle ne yapılacağını anlatmaz.
“Hayvanlar her zaman bir risktir,” diyor Suess. “Ayılar, geyikler ve bizonların olduğu bölgelerde çekim yapıyorum. Çölde ise yerde akrep olup olmadığını görmek için UV ışık kullanıyorum. Gittiğin bölgede hangi hayvanların yaşadığını araştırmak şart. Çünkü astrofotoğraf için en iyi koşullar — karanlık ve izole doğa — aynı zamanda tehlikeli hayvanlar için de ideal ortamdır.”
Birçok fotoğrafçı yarım ay olan geceleri göz ardı eder. Suess ise bunu bir fırsat olarak görür.
“En karanlık gökyüzü için yeni ay civarındaki 4-5 günü öneririm,” diyor. “Bu, tamamen karanlık bir gökyüzü ve Samanyolu için en iyi görünürlüğü sağlar. Ama yarım ay ya da dolunay yakınında bile çekim yapabilirsin. Önemli olan ayın henüz ufkun altında olması. Eğer ay doğumuna 45 dakika – 1 saat varsa, bu süre iyi bir karanlık pencere sunar. Önce gökyüzünü çek, tripod ve kamerayı hiç oynatma. Ay doğduğunda ön planı onunla aydınlat. Sonra iki görüntüyü Photoshop’ta birleştir.”
“PhotoPills kullanarak mavi saat, deniz alacakaranlığı ve tam karanlık zamanlarını takip ediyorum,” diye ekliyor. “Tam karanlık, güneşin ufkun 18 derece altına indiği ve gökyüzünde hiçbir ortam ışığının kalmadığı andır. Samanyolu’nu en iyi bu şartlarda görürsün.”

Çoğu fotoğrafçı, çekim sonrası fark edilen basit bir kontrolü atlar. Suess, yola çıkmadan önce vizör (EVF) ve ekran (LCD) parlaklığını en düşük seviyeye çekmeyi öneriyor.
“Vizör parlakken fotoğraflara bakmak ve sonra karanlık gökyüzüne dönmekten daha kötü bir şey yok,” diyor. “Bu sadece gece görüşüyle ilgili değil. Parlak ekran, fotoğrafı olduğundan daha aydınlık gösterir. Bu da RAW dosyasını bilgisayarda açtığında hayal kırıklığı yaratır. Gerçek referansın her zaman histogram olmalı.”
Star Tracker Kullan, Ama Hata Yapmaya Hazır Ol
Star tracker, kameranı Dünya’nın dönüşüne senkron şekilde hareket ettiren motorlu bir sistemdir. Böylece yıldızların hareketinden kaynaklanan bulanıklık ortadan kalkar. Tracker kullanıldığında pozlama süreleri 30 saniyeden birkaç dakikaya kadar uzayabilir ve kısa pozlamalarda görünmeyen renkler ile detaylar ortaya çıkar.
Ağırlık, başlangıç seviyesindeki çoğu kişinin hesaba katmadığı en kritik değişkenlerden biridir.
“Move Shoot Move NOMAD gibi taşınabilir bir tracker’da motorun kaldırabileceği ağırlık sınırlıdır,” diye uyarıyor Suess. “Karşı ağırlıklı büyük tracker’lar ağır lensleri rahatlıkla dengeler, çünkü yük motor üzerinde dengelenir. Ama bu denge sistemi yoksa, kamera ve lens ne kadar hafifse takip performansı o kadar iyi olur. Bu noktada Micro Four Thirds sisteminin pratik bir avantajı var.”

Derin uzay çekimleri için Suess, Move Shoot Move NOMAD’i M.Zuiko Digital ED 50-200mm F2.8 IS PRO ve M.Zuiko Digital 1.4x Teleconverter MC-14 ile birlikte kullanıyor. Bu kombinasyon, uzun pozlamalarda stabil kalabilecek kadar hafif.
Suess, tracker’ların esas olarak derin uzay çekimleri için tasarlandığını hatırlatıyor. Geniş açı çekim yapılabilir ama ekstra bir adım gerekir: “Tracker kullanırken ön plan bulanık çıkar çünkü sistem yıldızları takip etmek için sürekli hareket eder. Eğer kadrajında ön plan istiyorsan, gökyüzü ve yer için ayrı çekimler yapmalı ve sonrasında bunları birleştirmelisin.”
Derin uzay fotoğraflarında güçlü sonuçlar elde etmesine rağmen, Suess hâlâ her şeyi çözmüş değil.
“Kendimi derin uzay fotoğrafçılığında uzman olarak görmüyorum ve muhtemelen hiçbir zaman görmeyeceğim,” diyor. “Ama bu sorun değil. Çünkü öğrenme sürecinden gerçekten keyif alıyorum ve klasik Samanyolu çekimlerimden farklı şeyler üretmek hoşuma gidiyor. Andromeda Galaksisi’ni ilk kez çektiğimde gerçekten etkilendim. Tek bir pozlamada bu kadar detayı yakalayabileceğime şaşırdım. Kış aylarında Orion Bulutsusu da favorilerimden biri oldu.”

Yeni başlayanların çoğu, ilk star tracker deneyiminde aynı noktada zorlanır: polar alignment, yani cihazın eksenini Kutup Yıldızı’na hizalama süreci.
“Polar hizalama, polar scope içinde Polaris’i bulmakla başlar ve insanları ilk zorlayan şey görüntünün ters olmasıdır,” diyor. “Sonra ağaçlar devreye girer. Kutup Yıldızı sabit bir noktadadır ve eğer arada ağaç varsa sorun yaşarsın. Hatta doğru hizaladığını düşündüğünde bile kendine şunu sorarsın: Doğru yıldızı mı seçtim? Çünkü gökyüzü yıldızlarla dolu.”
Kutup Yıldızı’nı bulmak bir zorluk. 300mm’de soluk bir galaksiyi bulmak ise bambaşka bir zorluk.
“50-200mm gibi zoom tele lenslerin en büyük avantajlarından biri hedefi bulmayı kolaylaştırmasıdır,” diye açıklıyor. “Önce geniş açıya zoom yaparsın, hızlı bir test çekimi alırsın ve Andromeda’nın çevredeki yıldızlara göre nerede olduğunu görürsün. Sonra zoom yaparak yaklaşır ve kadrajı daraltırsın. Sabit 300mm gibi bir lensle ise sadece yıldızlarla dolu bir alana bakarsın ve belirli bir hedefi bulmaya çalışırsın. Bu oldukça zordur.”

Hizalamayı yapmak ve onu korumak, aslında iki farklı beceridir.
“Kaç kez polar hizalamayı yapıp sonra tripod ayağına çarptığımı anlatamam,” diyor Suess. “Ya da her şeyi doğru ayarlarsın, sonra daha ağır bir lens takarsın ve tripodun bir ayağı biraz çöker. Sabırlı olman gerekir. Ve kendine karşı da biraz toleranslı olmalısın, çünkü işler mutlaka ters gidecek.”
Ciddiysen, Astro Sensörün Neden Önemli Olduğunu Araştır
OM-3 ASTRO, Suess’in derin uzay fotoğrafçılığına giriş kapısı oldu ve ona çoğu fotoğrafçının hiç düşünmediği bir şeyi gösterdi: Kullandığımız standart kamera sensörleri, aslında nebulaları “nebulaya benzeyen” o ışığı büyük ölçüde filtreler.
Astro modifiye edilmemiş kameralarda Orion Bulutsusu’nun merkezindeki pembe ve kırmızı bulutlar soluk ve silik görünür. Astro kamerada ise aynı sahne parlar. Profesyonel nebula fotoğraflarının, çoğu kameranın kaydettiğinden bu kadar farklı görünmesinin nedeni budur.
Standart kamera sensörlerinin tamamında, nebulalardaki kırmızı tonları oluşturan hydrogen-alpha (H-alfa) dalga boyunu filtreleyen bir katman bulunur. Bu ışığı yakalayabilmek için eskiden kamerayı modifiye ettirmek gerekiyordu. Bu işlem yaklaşık 300 dolar maliyetliydi, garantiyi geçersiz kılıyordu ve kamerayı normal kullanımda kırmızımsı bir tona kaydırıyordu.

“Astro kameralar bu filtreyi kaldırır ve kırmızı ışığın neredeyse tamamını kaydeder,” diyor Suess. “Orion Bulutsusu gibi bir sahnede fark gerçekten gece ile gündüz kadar belirgin.”
OM SYSTEM OM-3 ASTRO, fabrikadan H-alfa ışığını tam geçiren bir filtreyle geliyor ve Suess’in çekim yaklaşımını doğrudan değiştiriyor.
“Bu, astro modifiye bir kamerayla ilk deneyimim ve hâlâ öğreniyorum,” diyor. “Ama inanılmaz bir süreç. Geniş açıyla bile Samanyolu’nda daha fazla renk görmeye başladım. Normalde kameraların algılayamadığı bazı nebulalar bile ortaya çıkıyor. Tele lens taktığında fark daha da büyüyor.”

Tracker kullanıldığında uzun pozlama, sensörün daha fazla H-alfa ışığı yakalamasını sağlar ve Orion Bulutsusu gibi derin uzay objelerinde kırmızı tonları güçlendirir. Sensör bir değişkendir. Yapay ışık ise başka bir değişkendir.
“Body-mount filtre sistemini henüz test etme fırsatım olmadı ama mantık çok doğru,” diyor. “Lensin arkasına takılan bir ışık kirliliği filtresi (BMF-LPC01), tüm lenslerle çalışır. Buna 8mm fisheye gibi lensler de dahil. Böyle bir lense önden filtre takmaya çalış… mümkün değil.”
Gövdeye takılan ışık kirliliği filtresi, şehir ışıklarının oluşturduğu yapay dalga boylarını keser. Böylece sokak lambalarının yarattığı renk kayması olmadan, daha zayıf gökyüzü detaylarının sensöre ulaşmasını sağlar.
“Samanyolu çekmeye alıştığında ve bundan keyif almaya başladığında, bir star tracker kullanmak fotoğraflarını bir üst seviyeye taşır. Astro odaklı bir kameraya geçtiğinde ise bambaşka bir seviyeye ulaşırsın. İşte o noktada gerçekten bu işe bağlandığını anlarsın.”
Histograma Güven, Önizlemeye Değil
Düzenlenebilir RAW dosyalar elde etmek istiyorsan, tek bir basit kural hayal kırıklığını engeller: histogram gerçeği söyler, önizleme ise yanıltır.
Histogram, kameranın arkasında gördüğün küçük grafiktir. Solda gölgelerden sağda parlak alanlara kadar, piksellerin dağılımını gösterir. Sahadan ayrılmadan önce, çekimin gerçekten detay içerip içermediğini anlamanın tek yolu budur. Aksi halde saatlerce sadece noise düzenliyor olabilirsin. Suess’in tüm post-prodüksiyon süreci, histogramın gösterdiği veriye dayanır.
“Birçok astrofotoğrafçı daha fazla kare çekmenin daha iyi sonuç verdiğini düşünüyor,” diyor Suess. “Ama ben genelde bir ya da iki pozlamayla sonuca ulaşmayı tercih ediyorum. Az kare çektiğinde her birinin doğru olması gerekir ve bunu histogramla kontrol ederim. Günümüzdeki noise azaltma yazılımlarıyla, geniş açı Samanyolu çekimlerinde stacking yapmak zorunda hissetmiyorum. Temel stacking yazılımları aslında sadece noise’u azaltır, anlamlı bir detay eklemez. Ama derin uzay çekimlerinde, light ve dark frame’lerle yapılan stacking farklıdır. Orada gerçekten daha fazla detay elde edilir.”
Daha gelişmiş yazılımlara da yönelmeye başlamış:
“PixInsight ciddi bir öğrenme süreci gerektiriyor. Yeni yeni içine giriyorum. Fotoğrafları stack’liyor, yıldız azaltma gibi işlemlerle nebulaya odaklanmanı sağlıyor. Derin uzay fotoğrafçıları arasında standart haline gelmiş durumda.”
Her RAW işleme yazılımı veriyi farklı şekilde yorumlar. Özellikle sensörden gelen verinin renklere dönüştürülmesi (demosaicing) aşamasında farklar oluşur. Suess, gece çekimlerinde yüksek ISO dosyaları için ilk adımda DxO PureRAW kullanıyor.
“PureRAW ile işlenmiş bir yüksek ISO dosyayı, doğrudan Lightroom’a attığım versiyonla ilk karşılaştırdığımda fark çok netti,” diyor. “Yıldız detaylarını korurken noise’u temizliyordu. Lightroom ise görüntüyü yumuşatıyordu. O günden beri aynı workflow’u kullanıyorum.”

Suess’e göre iyi bir astrofotoğraf düzenlemenin sırrı sadece noise temizlemek değildir: “PureRAW benim ana noise aracım ama aynı zamanda renk üretimi ve detay işleme biçimini de seviyorum. Her yazılım demosaicing işlemini farklı yapar ve bu, renk ve keskinlik üzerinde ciddi fark yaratır.”
Tek bir pozlamadan sonra workflow genellikle şu şekilde ilerliyor:
“Dosyayı temizledikten sonra Photoshop’a alırım. High-pass filter ile Samanyolu’nun merkezindeki detayları belirginleştiririm. Son adımda DxO Nik Color Efex kullanırım. Clearview ve Tonal Contrast filtreleriyle belirli ton aralıklarında lokal kontrast artırarak görüntüye netlik ve vurgu kazandırırım.”
Suess’in atölyelerde en sık gördüğü hata ise aşırı işleme: “İnsanlar var olmayan veriyi zorlamaya çalışıyor,” diyor. “50 zayıf kareyi üst üste koyup işlemeyle kurtarmaya çalışıyorlar ve sonuçta gerçekçi görünmeyen, lekeli nebula görüntüleri ortaya çıkıyor. Daha güçlü tek bir pozlama ile başla, iyi bir noise temizleme uygula ve verinin kendi kendine konuşmasına izin ver. Sonuç daha dürüst olur.”
Gökyüzünü Fotoğraflayabildiğin Sürece Fotoğraflay
Samanyolu’nun altında atölyeler düzenlemesinden yaklaşık 40 yıl önce, Suess Connecticut’ta bir bodrum katında, net olarak göremediği bir gökyüzüne kamera doğrultan bir gençti.
“12 yaşımda siyah-beyaz bir karanlık odam vardı. Arka bahçemdeki ağaçları ve manzaraları çekiyordum. O zamanlar Connecticut’ta gökyüzü ışık kirliliği altındaydı ve Samanyolu’nu hiç görmedim. Ama 16 yaşım civarında kamerayı gece gökyüzüne çevirmeyi denedim. Baskılarda, gözümle göremediğim renkleri fark ettim. Turuncular, maviler… O zamana kadar tüm yıldızların beyaz olduğunu sanıyordum. O an bağımlı oldum. Hatta NASA için roket tasarlayacağımı düşünerek mekanik mühendislik okumaya başladım. Bu olmadı ama gece gökyüzüne olan ilgim hiç kaybolmadı.”

Bu hayranlık duygusu, bugün hâlâ onu sıcak bir ortamda kalmak yerine dışarı çıkmaya itiyor.
“En sevdiğim şeylerden biri iki kamera kurmak. Biri Live Composite ile yıldız izi çekerken, diğeri time-lapse yapar. Sonra sandalyeme oturup gökyüzüne bakarım. Kayan yıldızları izlerim. Orada neler olabileceğini düşünürüm. Bu sana aslında ne kadar küçük bir parça olduğumuzu hatırlatıyor.”
Onu şimdi asıl düşündüren şey ise geleceğin bu deneyime ne kadar izin vereceği.
“Daha fazla uydu, daha fazla ışık kirliliği, atmosferi etkileyen yangınlar…” diyor. “10–15 yıl sonra nasıl olacağını düşünmek bile ürkütücü. Şu an herkesin dışarı çıkıp bunu deneyimleyebildiği iyi bir dönemdeyiz. Ama bu pencere sonsuza kadar açık kalmayacak.”

Suess’e kısa süre önce HPV pozitif skuamöz hücreli orofaringeal kanser teşhisi kondu. Geçtiğimiz kış tedavi sürecinde, OM tarafından kendisine ilk OM-3 ASTRO kameralardan biri gönderildi. Yaşadığı yorgunluğa rağmen, açık gökyüzü bulduğu nadir gecelerde dışarı çıkmaya devam etti.
“Dışarı çıkıp çekim yapamadığında, bu deneyimde sevdiğin şeylerin aslında fotoğraflardan ibaret olmadığını fark ediyorsun,” diyor. “Sessizlikte, soğuk havada, binlerce yıldıza bakarak orada olmak… Aslında mesele bu. Milyonlarca ışık yılı uzakta olsa bile, kameramla oraya gidebiliyorum. Samanyolu’nu, Andromeda’yı, Orion Bulutsusu’nu keşfetmeyi özledim; çektiğim fotoğraflardan bile daha çok. Aylardır kameranın arkasında gerçek anlamda vakit geçiremedim. Gökyüzüne tekrar baktığımda, onu eskisinden biraz farklı göreceğimi düşünüyorum.”
Matt Suess hakkında daha fazla bilgiye web sitesi, Facebook, YouTube ve Instagram hesaplarından ulaşabilirsiniz.
Görseller: Matt Suess
Not: Bu içerik OM SYSTEM iş birliğiyle hazırlanmıştır.





