Land of the Free: B.A. Van Sise, Amerika’nın Hapishanelerine İçeriden Bakıyor

B.A. Van Sise, iki yıl boyunca 17 eyalette 37 cezaevini ziyaret ederek yaklaşık 200 mahkûmla görüştüğü Land of the Free projesinde, insanları işledikleri suçlara indirgemeden kimlik, hafıza ve mahkûmiyet deneyimine odaklanıyor.

tarafından Ethem Onur Parlar
18 dk. okuma
A split-screen image shows a man in prison scrubs standing before a white backdrop on the left, and a man holding a birdcage on the right.

İdam infazları açısından yoğun bir hafta oldu: Tennessee’de bir infaz ters gitti. Texas’ta ise bir diğerini televizyondan yayımlamanın planları yapılıyor.

Sonuç olarak herkesin aklı hapishanelerde. Aslında bu pek de şaşırtıcı değil: Amerika Birleşik Devletleri’nde çok ama çok fazla insan cezaevinde. Sayı iki milyona çok yakın; dünyadaki diğer tüm ülkelerden daha fazla. Nüfusa oranlandığında ise yalnızca dört ülke — Türkmenistan, Ruanda, Küba ve El Salvador — bizi geçiyor; ya da belki daha doğru ifadeyle, bizden daha kötü durumda.

Cezaevindeki insan sayısı; askerlerimizin, polislerimizin, doktorlarımızın ya da temizlik işçilerimizin sayısından daha fazla.

Son iki yıldır bu yaygın gerçeği araştırıyorum. Ülkeyi baştan başa dolaşarak Land of the Free adını verdiğim bir proje ürettim ve bildiğim kadarıyla benden önce hiçbir fotoğrafçının sahip olmadığı ölçüde bir erişim elde etme şansına sahip oldum. Ceza infaz memurlarının, basın görevlilerinin, cezaevi müdürlerinin, infaz kurumlarının ve çoğu zaman valilerin pek de istekli olmayan izinleriyle 17 eyalette 37 cezaevini ziyaret ettim; içeride tutulan yaklaşık iki yüz erkek, kadın ve hatta çocukla oturup konuştum.

Beyaz fon önünde duran mahkûm bir erkeğin siyah-beyaz portresinin yanında biyografik bilgiler yer alıyor.
Silas Valdez — New Mexico doğumlu, Hawaii’de mahkûm. 65 yaşında; 42 yıldır cezaevinde.
Seçtiği renk: Tropical Rain Forest.

“Annem geç saatlere kadar çalışıyordu ve bizi, tam hatırlamıyorum, bir bakıcıya ya da birine bırakmıştı. Küçük kız kardeşim ağlıyordu. Bir silahı elime aldığımı ve silahın onun başının yanında ateş aldığını hatırlıyorum. Silahlarla yaşadığım ilk kötü deneyim buydu. Kızım… yani kız kardeşim… her şeyden çok korkmuştu. Ben de korkmuştum. O olaydan sonra silahlarla pek uğraşmak istemedim. Çocukluğumun erken döneminden hatırladığım bir deneyim bu.

Söylemeye gerek yok, sonrasında silahlar kilit altında tutuldu. Doğrusunu söylemek gerekirse silah yanlısı biri değilim.

Gerçi arada bir benim de bir tane oluyor.”
Bir adam parlak sarı fon önünde içinde küçük bir kuş bulunan kafesi tutuyor; sağ tarafta balıkçılıkla ilgili anılarını anlatan bir metin yer alıyor.
La-Vell Allen, Sweetie ile birlikte — Ohio. 30 yaşında; 10 yıldır cezaevinde.

Seçtiği renk: Inchworm.

“Yakın zamanda kaybettiğim büyükannemle balığa giderdim. Ben 5 yaşındayken beni almaya başladı ve en az 13 yaşıma kadar bu böyle devam etti. Ohio’nun her yerinde balık tutardık. Fort Clayton, Sandusky… gerçekten her yerde. 5 ya da 6 yaşlarındayken bir tekne getirdiğini hatırlıyorum. O teknenin ne kadar hızlı olduğunu hiç unutmayacağım. Suya düşeceğim diye korktuğum için oturmuş sımsıkı tutunuyordum. Tekne gerçekten çok hızlıydı. Ama onunla birlikte dışarı çıkıp balık tutmaktan çok keyif alırdım. Açıkçası bir gün serbest kalırsam bunu da yapacaklarım listesine eklemeyi düşünüyorum; hatırlamak için. Gökkuşağı alabalığını severim.

Büyük ağızlı levrek de tabii. Bence herkes levreği sever. Walleye hiç yemedim, o yüzden neden bu kadar konuşulduğunu bilmiyorum. Ama evet, gökkuşağı alabalığı oldukça güzel. Yumuşak ve sulu.

Neredeyse her tür balığı yedim. Crappie, bluegill, büyük ağızlı ve küçük ağızlı levrek…
Sheepshead dışında hemen hemen hepsini. Sheepshead için… evet, hayır. Hiç güzel değil. Yayın balığı da yedim. Ama hiç, gerçekten hiç ıstakoz yemedim. Sanırım o da listemde. Bir gün gidip birkaç ıstakoz yakalamayı denemek istiyorum.”
Kısa kollu gömlek ve koyu renk pantolon giymiş bir adamın siyah-beyaz portresinin yanında biyografik bilgiler bulunuyor.
Jeremy Chavis — Ohio doğumlu, Ohio’da mahkûm. 45 yaşında; 29 yıldır cezaevinde.

Seçtiği renk: Denim.

“Vay be… Kutladığımız ilk Noel’i hatırlıyorum. Babam Kızılderiliydi; tamamen Kızılderili kökenliydi, annem ise beyazdı. Bu yüzden babam bayramları kutlamazdı. 80’lerde Knight Rider diye bir dizi vardı. Michael Knight’ın küçük figürüyle birlikte K.I.T.T. arabasını aldığımı hatırlıyorum. Pilleri takıp plakasına bastığınızda arabanın önündeki kırmızı ışık yanardı. Çocukluğuma dair en eski anılarımdan biri bu. Bir de büyük tekerlekli bisikletim vardı. Ablamla ağabeyim ona binmeye çalışırken kırıp döktüler; çünkü kullanmak için fazla büyüktüler.”

Aramızdaki fotoğrafçılar ve gazeteciler muhtemelen tam burada durup kaldı: Bu imkânsız bir şey. Hapishaneler fotoğrafçılar için cazip bir konu ama içeri girebilmek neredeyse duyulmamış bir durum. Görüntü üretenlerin büyük bölümü kolay ve eksiksiz tavizler vermeye razı oluyor: yeni tahliye edilmiş insanlar, yıllar önce çıkmış insanlar, bir zamanlar hapishanenin önünden geçip ürkütücü düşüncelere kapılmış insanlar ve benzerleri… Böylece cezaevi yöneticileri incelemeden uzak kalabiliyor. Ucuz bir yöntem ama halkın ödüllendirdiği bitmek bilmez cezalandırma iştahını tatmin ediyor.

Gazetecileri içeri almakla kazanacak hiçbir şeyi olmayan cezaevleri, haber yapılması dünyanın en zor kurumları arasında olmalarıyla ünlü. Birinin tek bir cezaevine girebilmesi bile pek olası değil; düzinelercesine girebilmek ise aşılması neredeyse imkânsız, hatta absürt bir görev. Bunun açıklaması aslında basit: dünya küçük. Birkaç cezaevinden sonra müdürler ve cezaevi yöneticileri beni birbirlerine önermeye başladı. Bunun bir nedeni var; birazdan ona geleceğiz.

Çoğu cezaevindeki çoğu gün aynı şekilde başlar: yolun aşağısındaki motelde. Cezaevleri genellikle kamu arazilerine kuruludur; hemen yanlarında devlet depoları ya da bir mezarlık bulunur. Pek arzulanan araziler değildir. Ancak arazi ticari yapılara dönüşmeye başlar başlamaz, neredeyse istisnasız biçimde karşınıza çıkan ilk bina, bir bakıma cezaevi sisteminin bekleme salonu olan bir moteldir.

Üst bedeni çıplak ve yoğun dövmeleri bulunan Kim Thul Ouk’un siyah-beyaz portresinin yanında biyografik bir metin yer alıyor.
Kim Thul Ouk — Kamboçya doğumlu, Minnesota’da mahkûm. 46 yaşında; 31 yıldır cezaevinde.

Seçtiği renk: Banana Mania.

“Hatırladığım ilk şey, bir kavgaya zorlanmamdı. Bir gün ağabeyimin arkadaşları geldi. Lake Superior ve St. Paul, Minnesota civarında yeni bir mahalleye taşınmıştık. Sanırım o mahallede rahatça dolaşabilmek ve saygı görmek için yaşıtım başka bir çocukla kavga etmem gerektiğini söylediler. Beni bir kavşağa götürdüklerini hatırlıyorum. Bir grup insan daire oluşturmuştu ve benim tarafımdakiler, ‘Hadi, git şu çocuğa vur,’ diyordu. Diğer çocuğun karşısında duruyordum ama ne yapacağımı bilmiyordum çünkü neler olduğunu anlamıyordum. Sonra bizi yeniden ayırdılar ve insanlar bana, ‘Kasıklarına tekme atma,’ demeye başladı.

İkinci kez dairenin ortasına yürüdüm. Daha diğer çocuğa tekme atmaya fırsat bulamadan burnuma yumruk yedim. Burnum kanadı, ağlamaya başladım ve kavgayı durdurdular. Bu benim ilk böyle deneyimimdi ve sanırım kabul edilmenin ne anlama geldiğini ilk kez o zaman anladım. Bundan sonra mahallede kimse beni rahatsız etmeden rahatça dolaşabildim. Ama o sırada neler olduğunu gerçekten bilmiyordum. Bana ne söylendiyse onu yapıyordum. Bu olay bir süre benimle kaldı ama yaşınız ilerledikçe zihninizin arka taraflarına doğru çekiliyor.

Yani ilk yaşadığım şeylerden biri buydu.”
Genç bir kadın parmaklarıyla ağzının kenarlarını çekerek parlak sarı fon önünde poz veriyor; sağ tarafta biyografik bir metin bulunuyor.
Krystal Lowe — Missouri doğumlu, Kansas’ta mahkûm. 27 yaşında; 2 yıldır cezaevinde.

Seçtiği renk: Yellow.

“Yaşadığımız evi gözümün önüne getiriyorum. Bunların en eski anılarım olduğunu biliyorum çünkü yaklaşık üç yaşındaydım. Bir köpeğimiz vardı. Sanırım adı Hershey gibi bir şeydi; kahverengi bir Labrador’du. Evin içinde, oturma odasından ağabeylerimin odalarına doğru çıkan iki üç basamak ve bir korkuluk vardı. Dört ağabeyim ve bir küçük kız kardeşim var; büyük bir aileydik.

Sanırım üç yaşlarındaydım ve üzerimde tek parça, çıtçıtlı bir tulum vardı. Köpek o iki üç basamakta ayağıma dolandı; takılıp düştüm. Annem beni kaldırmaya geldiğinde tulumun ayak ucundaki çıtçıtlardan birinin bozulduğunu hatırlıyorum. Annem tulumu açmaya çalışırken biraz direniyordum; sonuçta köpek beni devirmişti ve ben de üstümü değiştirmek ya da her ne yapılıyorsa onu istemiyordum. Ayağımda metalden kaynaklanan bir kızarıklık oluşmuştu. Sonra babam devreye girip, ‘Hayır, onun metale alerjisi var,’ dedi. Ama benim ilgilendiğim şey daha çok köpek ve üzerimdeki küçük yeşil, çıtçıtlı ayaklı pijamaydı.”

Ülkenin dört bir yanında motellerin boş oda tabelaları Amerika için inliyor; bunu en çok da sayısız cezaevinin yanında hissediyorsunuz. Her büyük eyalet cezaevinin çevresinde birkaç motel vardır ve buralar çoğunlukla kalın bir camın arkasındaki sevdikleriyle görüşmeyi bekleyen sevgililer, eşler, anneler, babalar ve küçük çocuklarla doludur. Zaman zaman ben de onlardan biriyim.

Cezaevindeki günlerimin çoğu aynı şekilde başlıyor: bir motelde uyanıyor ve o annelerle, o sevgililerle aynı sırada beklemek üzere yola çıkıyorum. Hepimiz aranıyoruz. Hepimiz yorgunuz. Hepimiz işe yarar olmaya çalışıyoruz. Hepimiz birine hizmet etmeye çalışıyoruz.

Vincent Van Gogh — çalışmaları benimkilerin yanındaki rafta değişmez biçimde duran ve insanların benim işlerimi hızla geçip ulaşmaya çalıştıkları adam — Haziran 1880’de kardeşi Theo’ya şöyle yazmıştı: Nasıl faydalı olabilirim, ne işe yarayabilirim? Vincent hayatının anlamsız olduğundan endişeleniyordu ve bunun böyle olmadığını hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Ham duygularından geriye bir “hatıra” bırakmak istiyordu; bunu gerçekten yapacağını da asla bilemedi.

Fotoğrafçılar, tanımları gereği dünyanın içinde olmak zorundadır. Hapsedilenlerden ise yine tanımları gereği dünyanın dışında kalmaları beklenir. Fotoğrafçının rolü iki yönlüdür ve her zaman da öyle olmuştur: Biz belgeselciyiz ama en iyilerimiz aynı zamanda tartışmayı kışkırtan, tavır alan insanlardır. Özellikle yapay içerik çöplüğünün egemen olduğu bu düşük çağda iş hep Vincent’ın yıllar önce sorduğu aynı yerde başlar: Nasıl faydalı olabilirim?

Devlet suçu bir borç olarak görür ve ardından verilen cezayı bir yükümlülük ilan eder. Erişimin bu kadar zor olduğu bir ortamda fotoğrafçı da kendine bir borç ve ardından bir yükümlülük yükler: faydalı olmaya çalışmak.

Fotoğrafçıların hüznü sevdiği sır değil. Aslında insanların genel olarak sevdiği de. Küratörler de seviyor, ödül jürileri de. Acı fazlasıyla ödüllendiriliyor — herkes ödülleri görüyor, kimlerin kazandığını biliyor — çünkü fotoğrafta halkın sevdiği şey çoğu zaman bu. Foto muhabirliğinin pek çok türü var ama insanlara yukarıdan bakan tür çoğu zaman en başarılı olanı.

Kansas’ta cezaevinde bulunan, Meksika doğumlu 45 yaşındaki Leobardo Velasquez’in siyah-beyaz portresinin yanında kişisel anlatımı yer alıyor.
Leobardo Velasquez — Meksika doğumlu, Kansas’ta mahkûm. 45 yaşında; 8 yıldır cezaevinde.

Seçtiği renk: Sea Green.
“Başıma geldi.

Kâbuslar gördüğümü hatırlıyorum. Sürekli kâbus görürdüm.

İnsanların beni öldürmeye çalıştığını ve buna benzer şeyleri görürdüm. Korku içinde uyandığımı hatırlıyorum. Gerçekten çok korkardım. Sonra annemi uyandırmaya çalışırdım. ‘Hey, kötü bir rüya görüyorum,’ derdim. O da, ‘Sorun yok,’ derdi. Bir şekilde beni sakinleştirir, sonra tekrar uyumamı söylerdi. Hepsi bu.”
Küçük çocuğunu kucağında tutan genç bir kadının siyah-beyaz portresinin yanında kişisel geçmişini anlatan metin yer alıyor.
Jaedamae Geiger, kızı Ava ile birlikte — West Virginia doğumlu, Ohio’da mahkûm. Jaedamae 21, Ava 1 yaşında. Jaedamae 2,5 yıldır cezaevinde; Ava cezaevinde doğdu.

Seçtiği renk: Wisteria.

“Sanırım en eski anılarım dört ile yedi yaşlarım arasına, annemin beni uyuşturucu karşılığında sattığı döneme ait. O zamanlar West Virginia’da yaşıyorduk ve aslında velayetimiz babamdaydı. Annem, babam bizim gittiğimizi fark etmeden kardeşimi ve beni alıp götürdü. Babam polisi arayıp, ‘Çocuklarımı aldı,’ dedi. Ama annemin de velayet hakkı olduğu için yapabilecekleri bir şey olmadığını söylediler. Velayet ya da görüşme hakkı elinden alınmamıştı.

Sonra bizi Ohio’daki Chillicothe’a getirdi. Bağımlılığını sürdürebilmek için farklı erkeklerin uyuşturucu ya da para karşılığında bana istediklerini yapmasına izin verdi. Dört yaşımdan yedi yaşıma kadar. O birkaç yıl boyunca onunla yaşadım ve bütün bunları yaşamak zorunda kaldım. Sonunda bizi babamıza geri götürdü; çünkü kardeşim duygusal olarak çok kötü durumdaydı ve sanırım bunun bana ne yaptığını da görebiliyordu. Bilmiyorum, belki içindeki bir iyilikten ya da adına her ne derseniz, bizi babamıza geri götürmeye karar verdi. En zor şeylerden biri de bizi günde yalnızca bir kez, McDonald’s’tan aldığı bir tavuklu sandviçle beslemesiydi.”

Cezaevlerinin izin verdiği son derece kısıtlı koşullar altında — genellikle ışık yok, tripod yok — röportaj yaptığım ve fotoğrafladığım insanların çoğu çok ama çok uzun hapis cezaları çekiyordu. Bazıları idam mahkûmuydu. Birkaçı masum olduğunu söyledi; en az ikisinin gerçekten masum olabileceğini kendi cezaevi müdürleri bana ifade etti.

Mekânların koşulları bir zorunluluk, bir tür boşluk yarattı. Fonum yalnızca beyaz bir çarşaftı; içeri sokmama izin verilen şey buydu. Portrelerimi hava koşullarının sağladığı ışıkla, mümkün olduğunda bir difüzörle ya da içine kilitlendiğim pek çok odada tavandaki floresanların uğultulu ışığıyla çektim. Bunun iyi yanı, insanları nötr biçimde, yalnızca oldukları kişi olarak fotoğraflayabilmemdi; ortamın pisliğini ya da sertliğini öne çıkarmadan. Land of the Free’de karşılaşacağınız insanların çoğu gerçekte büyük bir gürültünün ve kalabalığın içinde. Laf atanlar var. Üniformalı kadınlar ve erkekler var.

Bir gözetleme kulesi var. Üzerinde bir keskin nişancı var.

Bu projeyi yaparken tanıştığım herkesi sevmedim. Pek çoğu çok sayıda suçu hem hızlı hem de kimi zaman kamuoyunun yakından bildiği biçimde işlemişti. Bazıları korkunç insanlardı ama onları çok sevdim. Bazıları en fazla zararsızdı ama sevilecek insanlar değildi. Bilerek tamamen bilgisiz girdim içeri. Karşılarına oturmadan önce isimlerini, nereden geldiklerini, etnik kökenlerini, mahkûmiyet nedenlerini ya da cezalarını bilmiyordum. En önemlisi de devlete olan borçlarını doğuran şeyin ne olduğunu hiç sormadım. Bunu sormamak gibi bir yükümlülüğüm olduğunu hissettim.

Hapishane üzerine bir proje yaparsanız fotoğrafları gören herkes size hemen ve büyük bir merakla karedeki insanların tek tek ne yaptığını sorar. Hikâyenin bayağı ve sansasyonel olmasını isterler. Cezaevindeki insanlara sanki birer yaratıkmış gibi bakıp suçlarını tahmin etmeye çalışırlar. Tecavüz ve cinayet hakkında doğrudan sorular sorarlar. Korkup korkmadığımı bilmek isterler. Karşıma oturan insanların da korkup korkmadığını merak ederler.

Ellerini yüzüne kapatmış bir adamın siyah-beyaz portresinin yanında Dedric Griffin hakkında bir metin bulunuyor.
Dedric Griffin — Louisiana doğumlu, Louisiana’da mahkûm. 46 yaşında; 25 yıldır cezaevinde.

Seçtiği renk: Granny Smith Apple.

“Kız kardeşlerim ve kuzenimle sobanın üzerinden atlarken yandığımı hatırlıyorum. Yeterince sakardım ki yere gömülü sobanın üzerine düştüm ve bacağımda kalıcı bir iz kaldı.

Üstelik üzerinde metal bir ızgara vardı.

Sanırım dört ya da beş yaşlarındaydım, öyle bir şey. Onların peşinden gidip oyun oynuyordum. Çocukken, senden büyüklerin yaptığı şeylerin havalı olduğunu düşünüyorsun. Onlar benden büyüktü.

Beni hemen hastaneye götürdüler. Yarayı temizleyip merhem sürdüler.

Tamam, şimdi gidip fotoğrafı çekmemiz lazım. Fırtınanın geldiğini hissedebiliyorum; sadece rüzgârdan değil. Fırtınanın geldiğini hissediyorum. Fırtınanın geldiğini hissediyorum. Fırtınanın geldiğini hissediyorum.”
Gözlüklü ve beyaz tişörtlü bir adamın siyah-beyaz portresinin yanında Ticortier Collins hakkında bir metin yer alıyor.
Ticortier Collins — Illinois doğumlu, Minnesota’da mahkûm. 30 yaşında; 8 yıldır cezaevinde.

Seçtiği renk: Wild Strawberry.

“Nedense bunu sormanız çok ilginç, çünkü psikolojiyle ilgilenmeye başladım. Bu benim alanım; kendimi en çok oraya ait hissediyorum. Şu sıralar da çocukluk anılarım üzerine düşünmemi, oradan başlayıp iyileşme yolculuğuma devam etmemi söyleyen bir şey okuyorum.

Ama açıkçası yapamıyorum. Çocukluğumdan, küçük kardeşimle kavga ettiğimiz ve onun bütün oyuncaklarımı almaya çalıştığı o olay dışında bir şey hatırlamak benim için çok zor. Sanırım üç ya da dört yaşlarındaydım. Nedense güçlü biçimde hatırladığım tek anı bu ve son zamanlarda bunun üzerine çok düşünüyorum. Sürekli kavga ederdik. Oyuncaklarımı almaya devam ediyordu.

Ben de annemin odasına gittim ve dolabındaki oyuncaklara bakmaya başladım. Üvey babamın silahı da oradaydı. Bunun ne olduğunu bilmiyordum; oyuncak sandım. Silahı aldım, küçük kardeşimin yanına gittim ve ‘pat, pat, pat’ yaptım. Sadece oyun oynadığımızı sanıyordum.”

İnsanların hapishane hakkında bildiklerinin çoğu filmlerden geliyor. Oysa gerçek hayatta hapishane sıkıcıdır. Olağanüstü derecede sıkıcı. Cezanı çekmek için gidersin, oradayken hiçbir şey yapmazsın ve hayatına dönüp baktığında boşa harcanan bu zamanın her şeyi alıp götürdüğünü fark edersin. Ziyaret ettiğim düzinelerce eyalet cezaevinin estetik açıdan en basit tanımı oldukça açık: hapishane, ayrılamadığınız bir lise gibidir. Liseye benzer, çoğu zaman lise gibi hissettirir. Aynı lise dramaları vardır. Üstelik aynı lise posterleri de vardır; cezaevindeki insanların çevresinde, aynı ruh hâlindeki gençlere verilen mesajların aynısı asılıdır: Daha çok oku. Diplomanı al. Lütfen uyuşturucu kullanmayı bırak.

Film yapımcısının ya da foto muhabirinin dürtüsü her şeyi en büyük, en uç, en gösterişli haliyle göstermektir; gündelik hayatı gereğinden fazla büyüten bir temsil. Filmlerdeki aşk sahnelerindeki herkes hayatının en çılgın seksine mahkûm gibidir; bankaya giderseniz mutlaka soygun olur. Hapishanede firar olmalıdır, bıçaklama olmalıdır, gardiyanlar mahkûmları dövmelidir. Mahkûmlar da sonunda adaleti bulmalıdır. Vesaire, vesaire, vesaire.

Kimse ilaç almak için sırada bekleyen mahkûmlar, metal atölyesinde çalışanlar ya da aynı romanı yedinci kez okuyan insanlar hakkında film yapmayacak. Çamaşırhaneler hakkında pek sinema yok. Yemekhane yemekleri de pek ilgi çekmiyor.

Özünde yapmak istediğim şey, hepimizin paylaştığı bir şeyi göstererek bu insanların temel insanlığına odaklanmaktı: Hepimiz birçok farklı hayat yaşayan birçok farklı kişiyiz. Toplumun en dışına ittiğimiz insanların bütününe bakmaktan daha anlamlı ne olabilir?

Bu birkaç yüz erkek, kadın ve çocukla oturdum ve hiçbirine neden hapsedildiğini sormamaya özellikle dikkat ettim. Herkesin bilmek istediği şey buydu; benim özellikle öğrenmemeyi tercih ettiğim tek şey de. İnsanları tek bir eyleme indirgeme alışkanlığımız var — evet, bu eylemlerin bazıları korkunç — ama insanın bütününü görmeyi çoğu zaman unutuyoruz.

Kayda aldığım röportajlarda — biri dışında tüm cezaevlerinde özel bir ortamda — insanlarla nereden geldikleri ve nasıl büyüdükleri hakkında konuştum. Birçoğu eğitim programlarına katılıyordu; ne öğrendiklerini sordum. Ve başlangıç noktalarını konuştuk. Her zaman, başladıkları yeri.

Invited to Life üzerinde çalışırken tanıştığım Holokost mağdurlarının neredeyse tamamının en erken çocukluk anısı ya bir toplama kampına varmak ya da oradan serbest bırakılmaktı. Bunda bir şey var; dünyayla ilk karşılaşmamız çoğu zaman ileride kim olacağımızın işaret fişeğine dönüşüyor.

Irwin Shaw, Voices of a Summer’s Day adlı eserinde “hafızanın bir hapishaneye ya da darağacına dönüşmesini ancak büyük bir özenle engelleyebiliriz” der. Bunu düşünerek her röportajın son sorusunu — çoğu zaman sandalyemden kalkarken, Dedektif Columbo’nun kapıdan çıkarken sorduğu “bir şey daha…” gibi — aynı yaptım: En eski anın nedir?

İşe yarayıp yaramayacağından emin değildim. Ama ilk mekânda, ilk gün, ilk röportaj yaptığım kişiyle birlikte bir keşif yolculuğu başladı. Bazı yanıtlar neredeyse aşkındı. Bazıları gerçekten aptalcaydı. Sanırım aynı şey çoğumuz için söylenebilir.

Bir adam bir atın altında sandalyede oturuyor; yanında adı, geçmişi ve kişisel yaşamına ilişkin bilgilerin bulunduğu metin yer alıyor.
Michael Salmon — Meksika doğumlu, New Mexico’da mahkûm. 54 yaşında; 5 yıldır cezaevinde.

Seçtiği renk: Peach. “Büyükbabamla birlikte çalışırdım. Meksika’da. İlk işim onun yanındaydı. O da kendi hesabına çalışıyordu; aslında ailemiz kendi işini yapıyordu.

Onun yanında yapmaya başladığınız ilk işlerden biri ışığı tutmaktır. Benim görevim buydu. O zamanlar iki damperli kamyonu vardı ve mekanik işler, tamir ya da parça değiştirme konusunda her zaman yapılacak bir şey çıkardı. Bazen gecenin geç saatlerine kadar çalışırdık; sen de orada durup ışığı tutardın.

Sonra oradan devam edip her türlü şeyi inşa etmeye başladım. Hapishaneler de dahil. Bu hapishane de dahil.”
Beyaz fon önünde sırt sırta duran iki erkeğin siyah-beyaz portresinin sağ tarafında Victor Gantt hakkında bir metin bulunuyor.
Victor Gantt — Ohio doğumlu, Ohio’da mahkûm. 39 yaşında; 14 yıldır cezaevinde.

Seçtiği renk: Earthworm.

“Sanırım beş ya da altı yaşlarındaydım. Babamla birlikte yaşıyorduk, sadece ikimizdik. Bir Noel’de aklına şöyle bir fikir gelmişti: Bütün hediyelerimi arka taraftaki basamakların üzerine, karın içine yerleştirmiş ve çok güzel görünmesini sağlamıştı. Bana bir sürü şey almıştı; davullar, oyuncaklar ve başka şeyler… Bunun çok güzel olduğunu düşünmüştüm çünkü yalnızca babamla bendik.

Şömine kapalıydı. Sanırım bu yüzden Noel Baba aşağı inememişti.”

Proje zorlu finansman koşullarıyla tamamlandı. Leonian Foundation ve New York State Council on the Arts’tan cömert destekler alsam da bunlar masraflarımın tamamını karşılamadı. Zorlu, keyifli, berbat ve ufuk açıcı bir deneyimdi. Yaptığım için son derece mutluyum ve bir daha asla tekrarlamamayı umuyorum.

Bir gün, umarım bir sergisi olacak. Bir gün, sanırım bir kitabı da olacak. Fotoğraflara mahkûmların doğum yerleri, yaşları, bugüne kadar cezaevinde geçirdikleri süre ve maksimum güvenlikli bir cezaevine sokulmasına izin verilen az sayıdaki nesneden biri olan — adını söylememin yasak olduğu belirli bir pastel boya markasının — 256 renkli kutusundan seçtikleri bir renk eşlik ediyor. Ayrıca soruma verdikleri yanıt da yer alıyor. Ama size diğer herkesin sorusunun yanıtını söylemeyecek.

Portrelerin çoğunda zorlanmış perspektif kullanılıyor. Oysa gerçekte hapishanede bütün perspektif zorlanmıştır; ceza infaz memurları ve müdürler sürekli oradadır. Kazandığım özerklikten son derece memnun olsam da pek çok görevli, cezaevlerini — çoğu biraz yıpranmış durumda — göstermek ya da gözetimleri ve çoğu zaman sorumlulukları altındaki insanları bilerek aşağılayan fotoğraflar üretmek istemediğimi görünce şaşırdı. Bazen benim talebimle, bazen kendi inisiyatifleriyle diğer yetkililere beni içeri almalarını düşünmeleri gerektiğini söylediler.

Mahkûmlar sık sık çıkamadıklarından söz ederdi. Müdürler ve ceza infaz memurları da zaman zaman, en azından o an için benim de çıkamayacağımı hatırlatırdı. Ama çıksanız nereye gideceksiniz? Gerçek dünyada orta ve yüksek güvenlikli cezaevlerinden kaçmak pratik açıdan neredeyse imkânsızdır. Bunun nedeni önünüzde duran her şeye gücü yeten bir kuvvet değildir; hapishanenin işlevsel olarak izole ve insanı izole eden bir yer olmasıdır. Altı fitlik betonu bir şekilde kemirip hücrenizden çıkmayı başarsanız bile önünüzde altı beton bina daha, güvenlik geçitleri ve çitler vardır. Onları da aştığınızda her yöne doğru yaklaşık 600 millik Texas ya da bulunduğunuz başka bir yer uzanır. Tabii yolun aşağısındaki küçük motel dışında.

Yüzünde gözyaşları bulunan 41 yaşındaki Melita Briggs’in siyah-beyaz portresinin yanında hayatını anlatan metin bulunuyor.
Melita Briggs — Ohio doğumlu, Ohio’da mahkûm. 41 yaşında; 8,5 yıldır cezaevinde.

Seçtiği renk: Razzmatazz.

“Sanırım üç ya da dört yaşlarındaydım. Karımın… yani, babamın eşinin parfümünü kurcalamıştım. White Diamonds’tı. Hiç unutmuyorum; üzerinde küçük bir kapağı vardı, böyle bastırmalı bir kapak. Parfümü döktüm. Babam onu herhalde özel bir şey için almıştı, tam bilmiyorum.
Başım belaya girdi. Köşede ayakta durmam gerekti. Babam disiplin konusunda hiçbir zaman çok iyi değildi ama elinden geleni yapardı. Bana kitap okutmak gibi şeyler yaptırırdı.”
Bere ve uzun kollu üst giyen bir adamın siyah-beyaz portresinin sağ tarafında biyografik bilgiler bulunuyor.
Jeremiah Harris — New Jersey doğumlu, Maryland’da mahkûm. 35 yaşında; 1 yıldır cezaevinde.

Seçtiği renk: Timberwolf.

“Annemin bir dönem çok ciddi bir uyuşturucu bağımlılığı vardı. Hepimizi ailedeki farklı kişilere vermişti. Ben vaftiz annemle vaftiz babamın yanına gittim; vaftiz babam öz babamın kardeşi, vaftiz annem ise annemin en yakın arkadaşıydı.

Diğer kardeşlerimin hepsi de başka aile üyelerinin yanına gitti. Birinin evindeki bir partiye gittiğimizi hatırlıyorum; ev inanılmaz büyüktü. ‘Vay be, daha önce hiç böyle bir yere gelmedim,’ diye düşünüyordum. Üzerimde küçük, şık bir smokin vardı. Saçlarım yapılmıştı. Ortalıkta dolaşıyor, herkese bakıyordum. Herkes, ‘Aman Tanrım, ne kadar tatlısın,’ diyordu.

Yanaklarımı sıkıyorlardı. ‘Lütfen yanaklarıma dokunmayın.’ Ben onlara bakıyorum, onlar bana bakıyor; sonra aileme bakıyorum ve hâlâ ne kadar tatlı olduğumu söylüyorlar.”
Yaşlı bir adamın üniformalı bir kadının yanında durduğu siyah-beyaz portreye Donald Frey hakkında bir metin eşlik ediyor.
Donald Frey — Ohio doğumlu, Minnesota’da mahkûm. 76 yaşında; 12 yıldır cezaevinde.

Seçtiği renk: Forest Green.

“Sanırım üç yaşlarındaydım. Babamın 1939 model bir Studebaker’ı vardı. O zaman bile epey eskimişti ama alabileceği araba buydu. Altı çocuğun en büyüğüyüm; o yıllarda zaten pek fazla imkânımız yoktu. Arabalar da çok güvenilir değildi.
Sürekli karşılaştığı sorunlardan biri karbüratörü yeniden yapmak zorunda kalmasıydı. Karbüratör, yakıttan kalan vernik benzeri tortu ve kirle tıkanıyordu. Benzin o zamanlar bugünkü kadar iyi üretilmiyordu. Motorlar da şimdikiler kadar hassas ve sıkı değildi. Babam karbüratörü yeniden yapacaktı ve ben de bunu yapmak istedim.
Hatırladığım kadarıyla bodrumda bir çalışma tezgâhı vardı. Tezgâhın önüne, üzerine çıkıp tezgâha yetişebileceğim bir tabure koydu. Karbüratörü gerçekten ben yeniden yaptım ve işim bittiğinde çalışıyordu. Bu anı hep benimle kaldı.

Bana böyle şeyleri yapmayı öğrettiği için hep minnettar oldum. Çünkü hayatım boyunca çözüm arayan biri oldum; bir şeyleri yapmanın, tamir etmenin ve işi sonuca ulaştırmanın yollarını bulmaya çalıştım.”

Her günün sonunda — uzun süren her seansta genellikle yaklaşık bir düzine kişiyle oturmaya çalışırdım — yeniden son derece ayrıntılı biçimde aranırdım: küçük beyaz fonum, fotoğraf makinem, ses kayıt cihazım, kıyafetlerim. Sonra neon tabelalı o küçük motele geri döner, bir kutu maden suyuyla yatağa uzanır ve bilgisayarımı açardım. Ardından bir arama motoruna girer ve herkesin sorduğu aynı korkunç soruyu sorardım: Ne yaptılar?

Ve yeni arkadaşlarım hakkında okuduklarım karşısında dehşete düşerdim. Artık sonsuza kadar bilecektim. Sonra yine düşünürdüm: Nasıl faydalı olabilirim? Ne işe yarayabilirim?


Yazar hakkında: B.A. Van Sise, üç monografın yazarı ve fotoğraf sanatçısıdır: Mary-Louise Parker ile hazırladığı görsel şiir antolojisi Children of Grass, Neil Gaiman ve Mayim Bialik ile Invited to Life ve çok sayıda isimle birlikte hazırladığı On the National Language. Fotoğraf alanında Meitar Award for Excellence in Photography finalistliği bulunan Van Sise; Phillip and Edith Leonian Foundation bursu sahibi, iki kez Prix de la Photographie Paris ödülü kazanmış, New York State Council on the Arts/New York Foundation for the Arts Photography Fellow olarak seçilmiş ve International Academy of Digital Arts and Sciences tarafından verilen Anthem Award for Diversity, Equity, and Inclusion ödülünün sahibi olmuştur. Kurgu dışı yazı alanında Travel Media Awards özellik yazısı kategorisinde finalist olmuş ve Lascaux Prize for Nonfiction ödülünü kazanmıştır. Şiir alanında ise Rattle Poetry Prize ve Kenyon Poetry Prize finalistliği bulunmakta; Colonel Darron L. Wright Memorial Writing Awards ve iki kez Independent Book Publishers Awards altın madalyası kazanmıştır.

Görsel kredisi: B.A. Van Sise


Bunlar da İlginizi Çekebilir